Marx - Engels ve Kapitalizm-Öncesi Toplumlar

Yazan
 
 
 4-5-6 Mayıs 2018’de İstanbul’da
düzenlenen Marksizm Sempozyumuna sunulan bildiri.

Marx - Engels ve Kapitalizm-Öncesi Toplumlar: Bir Giriş

Eyüp Eser

Marx’ın kapitalizm öncesi toplumlar üzerine eğildiği asıl çalışması, ömrünün son birkaç yılında aldığı notlar ve aktarmalardan oluşan Etnoloji Defterleri’dir. Biz, Etnoloji Defterleri’nin, Rusya üzerine aynı yıllarda Vera Zasuliç’e yazılan mektupla birlikte düşünüldüğünde, dünyanın metropolleri dışındaki ülkelerde politik devrimin olanağına yönelik teorik unsurlar içerdiğini ve bu çalışmanın politik öneminin burada yattığını iddia edeceğiz.

Etnoloji Defterleri’nin dikkate değer özelliği, kapitalizm-öncesi toplumları politika (üst-yapı) ve üretken güçler ilişkisi ekseninde ele alması ve politikanın özerk işleyişi için teorik bir zemin sunmasıdır. Politikanın üretken güçlerden özerkliği ve üretken güçler üzerindeki etkisi, Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi’nden başlayarak tüm çalışmalarında rastlayabileceğimiz bir temadır. Fakat Marx, 1880’e doğru bu temayı teknolojik olarak geri kalmış toplumlar, tarımsal ekonomiler ve önemli bir devrimci mücadelenin yürütüldüğü Rusya ile ilişkisi içinde düşünmeye başlamıştır. Etnoloji Defterleri ve Vera Zasuliç’e mektubuyla birlikte, Marx, belirli bir momentte üretken güçlerin gelişimi için tek bir politik sisteme mecbur olunmadığını, üretken güçleri ilerlettiği müddetçe farklı politik yapıların mümkün olduğunu, üretken güçlerin gelişim tarzının aksine üst-yapının sıçramalı bir gelişim izleyebileceğini ileri sürmüştür. Böylece kapitalizm öncesi evreden, kapitalist üretim ve burjuva siyaset aşamasını atlayarak, sosyalizme geçecek ve kapitalizm öncesi evrenin komünal unsurlarını koruyup geliştirecek bir politik devrime işaret etmiştir.

Ucu açık bir sektör olan politika, içinde bulunduğu konjonktürle dolaysız bir ilişki kurar. Hiçbir teorik pratik, politik konjonktürde işlevli olacak, her durumda geçerli bir eylem reçetesi vermez. Yine de üretken güçlerin zorunlu evriminin ürünü olarak ortaya çıkan ‘olumsuzluk’ları törpüleyen ve sosyalizmin kapitalizmle rekabetini mümkün kılan yapıyı kuracak politik devrimin, teorik düzlemde ‘düşünülmesi’nde bir sakınca yoktur. Hatta bu çaba, politik fayda sağlamasa da, politikanın bir olasılıklar alanı olduğunu söylemesiyle ve politika için teorik bir zemin sunmasıyla değerlidir.

Biz, bu çalışmamızda, Marx ve Engels’in politikanın özerkliğine ve etkisine madde öncelli ve gidimli bir yaklaşımı nasıl geliştirdiğini inceleyeceğiz. İlk bölümde, üst-yapı ve üretken güçler ilişkisinin Etnoloji Defterleri’ne kadar nasıl işlendiğini, ikinci bölümde Etnoloji Defterleri’nin bu temayı kapitalizm-öncesi toplumlar bağlamında nasıl zenginleştirdiğini, üçüncü bölümde Vera Zasuliç’e yazılan mektubu ele alacağız.

I) Etnoloji Defterleri Dışında Kapitalizm-Öncesi Toplumlar Tartışması

Alman İdeolojisi

Marx ve Engels, ilk ortak çalışmaları olan ve her ikisinin de ölümünden sonra yayınlanan 1845 tarihli Alman İdeolojisi’nde [1] şöyle yazmıştır: “İlk mülkiyet biçimi kabile mülkiyetidir. Bu biçim, insanların avcılık ve balıkçılıkla, hayvancılıkla ya da en iyi olasılıkla toprağı işleyerek geçindiği, gelişmemiş bir üretim aşamasına denk düşer.” [2]

Üretimin organizasyonuna ilişkin bu ifadenin ardından Marx ve Engels, politik yapı hakkında şu yorumda bulunurlar: “İşte, özel ve ortak çıkar arasındaki çelişkiden hareketle ortaklaşa çıkar, devlet adı altında, gerçek bireysel ve ortaklaşa çıkarlardan ayrı, bağımsız bir biçim alır.” [3] Üst-yapının bu biçimde vücut bulması onun üretici güçler üzerinde etki göstermesi olasılığını ortaya çıkarır. Politik yapı üretici güçlere, kendi güçlerini belirli koşullarda kullanmalarını dayatır:

“Belirli üretici güçlerin kullanılmasını mümkün kılan koşullar, toplumun belirli bir sınıfının egemen olduğu koşullardır. Toplumsal gücünü mülkiyetinden alan bu sınıf, pratik-idealist ifadesini [nesnesini], daima, dönemin devlet biçiminde bulur.” [4]

Bu durumda politik yapı hedef haline gelir, çünkü Marx ve Engels’e göre el koyma, el konulacak nesne tarafından belirlenir. Marx ve Engels’e göre, “Tarihte şimdiye kadar belirleyici olanın yalnızca ele geçirmek olduğu tasavvurundan daha olağan bir şey yoktur.” [5] İşte böylece koşulları ezilenlerin lehine çevirebilmek için bu yapının ele geçirilmesi kaçınılmazdır.

Köylüler Savaşı

Engels Köylüler Savaşı’nda üst-yapının üretici güçler üzerindeki olası etkisi üzerine şu tarihsel tespiti yapmaktadır:

“1840’tan sonra yavaş yavaş dağılan krallığın temel varlık koşulu, soyluluk ile burjuvazi arasındaki savaşımdı, krallık bu savaşım içinde dengeyi sağlıyordu; artık soyluluğu burjuvazinin baskısına değil, ama tüm varlıklı sınıfları işçi sınıfının baskısına karşı korumanın önem kazandığı andan itibaren, eski salt krallık, özel olarak bu erekle hazırlanmış devlet biçimi olan bonapartçı krallığa dönüşmek zorunda kaldı.” [6]

Engels burada, Alman İdeolojisi’nde olduğu gibi, politik yapıya hâkim sınıfın üretici güçler üzerindeki etkisine, hâkim sınıfların kendilerini korumak için devleti fethetmeleri vurgusuyla, dolaylı bir şekilde değinmiştir. Engels, şu tespite yer vermiştir:

“Halk takımından kişiler, o çağda, tamamen resmi toplum dışında yer almış tek sınıfı oluşturuyorlardı. Burjuva topluluğunun dışında oldukları gibi, feodal topluluğun da dışında idiler. Ne ayrıcalıkları vardı, ne de mülkleri, hatta köylüler ve küçük burjuvalar gibi ağır yükümlülükler altına konmuş bir mülkleri bile yoktu. Nerden bakılırsa bakılsın, malsız mülksüz ve her türlü haktan yoksun idiler. Yaşama koşulları, onları o günün kendilerinden hiçbir haberleri olmayan kurumlar ile hiçbir zaman dolaysız bir buluşukluk durumuna getirmiyordu. (…) Bu durum, her türlü mülkten dıştalanmış bu bölüntünün, sınıf bağdaşmazlıkları üzerine dayanan tüm toplum biçimlerinde ortak olan kurumları, görüşleri ve fikirleri, neden daha şimdiden tartışma konusu yapacağını açıklar.” [7]

Ezilenlerin politik yapıyı hedef almaları fikri burada oldukça nettir. Başka bir ifadeyle, Engels, ezilenlerin üst-yapıyı hedef alması için üretici güçlerin belirli bir politik yapı altında belirli bir seviyeye ulaşmış olmasını şart koşmamaktadır.

Engels, 1848 devrimleri ile köylü mücadeleleri arasında kurduğu analojide, devrim olasılığının determinist bir bakışla kapitalist üretimin ve burjuva devlet aygıtının varlığını, özellikle Almanya’da, mecbur kılmadığını göstermiştir. Engels’e göre;

“1848-1850 hareketi ile andırışma (analogie), burada da kendini gösterir. 1848’de de çeşitli karşıt sınıfların çıkarları, her biri kendisi için davrandığından, çatışma haline girdiler. Feodal ve bürokratik mutlakiyet boyunduruğuna daha uzun zaman dayanamayacak kadar çok gelişmiş bulunan burjuvazi, gene de toplumun öbür sınıflarının çıkarlarını kendi çıkarlarına hemen bağımlı kılabilmek için yeterince güçlü değildi. Burjuva dönem üzerinden hızla atlamayı umabilmek ve iktidarın hızlı bir fethine güvenebilmek için çok güçsüz olan proletarya, daha mutlakiyet döneminde, burjuva rejimin tadının ne olduğunu çok iyi öğrenmişti ve kısacası, hatta çok kısa bir zaman için bile olsa, burjuvazinin kurtuluşunda kendi öz kurtuluşunu görmeyecek kadar çok gelişmişti.” [8]

Görüldüğü üzere Engels’e göre üst-yapının tarihsel niteliğinden daha önemli olan onun kimin elinde olduğu ve politik gücün üretici güçler ile nasıl bir ilişkiye gireceğidir.

Formen

Marx Kapital’i yazmadan önce kaleme aldığı Grundrisse’in Formen bölümünde, ilişkisellik üzerine düşünmüştür. Marx burada işgal koşullarında el değiştiren üst-yapının mevcut üretim güçleri üzerindeki etkisi üzerine şunları yazmıştır:

“Ortaklaşa üretim ve ortak mülkiyet, örneğin Peru’da görüldüğü gibi, besbelli ki, ortak mülkiyeti ve komünal üretimi kendi anayurtlarında, Hindistan’da ve Slavlar arasında görülen eski ve basit biçimiyle tanıyan istilacı kabilelerin getirdikleri ve aktardıkları ikincil bir biçimdir. Aynı şekilde, örneğin Galler’deki Keltler arasında görülen biçimde, istilaya uğrayan daha aşağı düzeydeki kabilelere istilacılar tarafından getirilmiş aktarma, ikincil bir biçim olarak görülmektedir. Bu sistemlerin bir üst merkezin otoritesi tarafından tamamlanması ve sistematik bir biçimde geliştirilmesi, bunların kökenlerinin eskiye dayanmadığını ortaya koyar. Tıpkı İngiltere’ye getirilen feodalizmin, Fransa’da doğal olarak gelişmiş olan feodaliteden biçim olarak daha tam olması gibi.” [9]

Marx tarihin geri dönüşsüz olduğunu, üretim güçlerinin, belli bir evreye ulaşmalarının ardından, olası bazı istisnalar dışında, eski durum ve seviyelerine döndürülemeyeceğini belirtir:

“Örneğin her bireyin belli miktarda toprağı elinde bulundurmasının gerektiği durumda, salt nüfustaki artış bile bir engel oluşturur. Eğer bu engel aşılacaksa, kolonizasyon gelişecek ve bu da istila savaşlarını zorunlu kılacaktır. Bununla birlikte köleler vb., ayrıca ager publicus’un genişletilmesi ve böylelikle de topluluğu temsil eden patrisyenlerin artması, vb.. Böylece, eski topluluğun varlığının sürdürülmesi, topluluğun üzerine dayandığı koşulların yok edilmesini getirir ve kendi karşıtına döner.” [10]

Bu geri dönüşsüz olma durumu, politik iktidarı fetheden her yapının göz önünde bulundurması gereken bir olgudur. Bu noktada Marx deterministtir:

“Bu, çalışan öznelerin üretici güçlerinin evriminin belirli bir düzeyinin –bu öznelerin birbirleri arasında ve doğayla belirli ilişkilerin tekabül ettiği düzeyin–, topluluğun ve onun üzerine dayanan mülkiyetin çözülmesinin, son tahlilde, gerçekleştirildiği düzeydir. Belirli bir noktaya kadar yeniden üretim vardır. Bundan sonra ise bu, çözülmeye dönüşür.” [11]

Fakat üst-yapıyı hedef alan bir politik devrim sonucunda/ertesinde, üretim güçlerinin mevcut üretim ve yeniden üretim süreçleri belirlenen koşulların içinde bu koşulları yeniden üretmek üzere işlemeye başlar. [12] Politik devrim ise üretici güçlerin evrimsel ve teknolojik gelişimlerine herhangi bir engel çıkartmamalı, bu süreci mümkün olduğu kadar kolaylaştırmalı ve süreçten doğabilecek zararları engellemelidir. Daha basit bir ifade ile üretici güçlerle ilgili alınacak tedbirler ontolojik gerçekliğe uygun olmalı ve soyutlamadan mümkün olduğunca uzak tutulmalıdır. [13] Bu konu Formen’de çözülme süreçlerinin kullanım değerlerinin pozisyon değiştirmesi bakımından değerlendirilmiştir. Marx’ın yazdıklarını bir üst-yapının yönlendirici uygulamaları perspektifinden okumak bize üretici güçler ile üst-yapının karşılıklı ilişkisi hakkında bir fikri verebilir:

“[…] bütün bu çözülme süreçlerinde kullanım-değerinin, doğrudan kullanım için üretimin ağır bastığı üretim ilişkilerini etkilediği görülür. Değişim değeri ve bunun üretilmesi, başka biçimin ağır basmasını öngörür, dolayısıyla […] ayni ödemeler ve emek hizmeti, parasal ödemelerden ve para ile değerlendirilen hizmetlerden ağır basar.” [14]

Politik yapı toplumda mevcut bulunan üretici güçlerin gerçekliklerini göz önüne alarak davranmalı, yapması gerekenleri dünya-tarihsel duruma dikkat ederek yapmalıdır. Bu konuda Marx’ın Formen’de yazdıkları, üst-yapının bazı olguları değiştirmeye çalışmaması gerektiği şeklinde anlaşılmalıdır. Çünkü toplumsal-tarihsel değişimler esnasında maddenin yasasının değiştirildiğini değil, o yasaya uyan yeni düzenlemeler yapıldığını görürüz. Buradaki mantığın, sermayenin ve onun politik uzantısının, maddenin (emek gücü ve üretim aletleri) kendisini değil, yalnızca onun ilişki ağını düzenlemesindeki mantığa paralel olduğunu söyleyebiliriz.

“Şimdi artık kâhya, uşak, vb. ağızlarıyla olan doğrudan bağlarından kopartılmışlar ve kullanım-değerinden değişim-değerlerine dönüştürülmüşlerdir, böylelikle para-servetin nüfuz alanına ve egemenliğine girmişlerdir. Aynı şey, çalışma aletleri için de geçerlidir. Para-servet, iplik çıkrığını ve dokuma tezgahını ne icat etmiş ne de imal etmiştir. Ama iplikçiler ve dokumacılar topraklarından bir kez kopartıldıktan sonra, kendileri, çıkrıkları ve tezgahlarıyla birlikte, para-servetin egemenliği altına girmişlerdir, vb. Sermayeye özgü olan yalnızca kol ve alet yığınlarını olduğu gibi birleştirmektir. Bunları kendi egemenliği altında bir araya getirir. Bu, onun gerçek toplama biçimidir: emekçileri aletleriyle birlikte, belirli noktalarda toplar.” [15]

“Rusya’da Toplumsal İlişkiler Üzerine”

Engels’in burada ilk ele aldığı konu Marx’ın Formen’deki dünya-tarihsel süreçlerin geri dönüşsüz karakteri üzerine söylediklerine paraleldir. Engels üretici güçlerin seviyelerine ilişkin soyutlama temelli yaklaşımı şu şekilde mahkûm etmiştir:

“Vahşiler ve yarı-vahşiler arasında da çoğu kez sınıf ayrımları bulunmaz, ve her halk böyle bir durumdan geçmiştir. Bu durumu geri getirmek aklımızdan geçemez, çünkü toplumun üretici güçleri geliştikçe, sınıf ayrımları zorunlu olarak bu durumun bağrından çıkarlar.” [16]

Bu vurgunun devamında Engels, üst-yapının ele geçirilmesinin toplumun yeniden şekillendirilmesi için önemli bir basamak olacağını belirtmiştir: “İktidara yeni bir sınıfı getirmesiyle ve ona toplumu kendisine göre yeniden biçimlendirme olanağı vermesiyle, her gerçek devrim toplumsaldır.” [17]

Engels önemli bir noktaya daha parmak basmıştır ve birçoklarının onu savunmakla itham ettiği, determinist tarih görüşünden farklı olarak, tarihte kopuş olabileceğini ve bunun üretim güçlerindeki olumlu özelliklerin korunması ile gerçekleşebileceğini söylemiştir:

“Bununla birlikte, eğer bunun için koşullar olgunlaşıncaya kadar yaşayacak olursa ve eğer köylülerin toprağı artık tek tek değil, kolektif olarak işleyebilecekleri bir biçimde gelişebilme yeteneğinde olduğunu gösterecek olursa, bu toplum biçimini daha üst bir biçime ulaştırma, Rus köylüsünün burjuva küçük mülkiyeti ara aşamasından geçmesine gerek kalmaksızın onu bu daha üst biçime ulaştırma olasılığı kuşkusuz vardır.” [18]

Engels üretici güçlerin kapitalist üretim sürecinde nelerle karşı karşıya kaldıklarını şu şekilde özetlemiştir:

“Büyük sanayi için ilk önkoşul, köylülerin kurtuluşu denen şeydi; bu Rusya'yı kapitalist çağa ve dolayısıyla ortak toprak mülkiyetinin hızla erimesi çağına soktu. Taksit ödemelerinin ve yükseltilmiş vergilerin yükü altında, ama daha kötü ve daha küçük toprak parçalarıyla, köylüler, kaçınılmaz olarak, kendilerini çoğu köy topluluğunun zenginleşmiş üyeleri olan tefecilerin avuçları içinde buldular. Demiryolları, bir zamanların birçok uzak köşelerinin tahılları için pazarlar açtı, ama aynı demiryolları büyük sanayiin ucuz ürünlerini de getirdi ve bunlar, köylülerin o zamana kadar kısmen tüketim için ve kısmen de pazar için benzer nesneler üreten ev sanayilerinin yerini aldılar. Eski iktisadi ilişkiler bozuldular, doğal ekonomiden para ekonomisine geçişe her zaman eşlik eden düzensizlik başladı, topluluk üyeleri arasında büyük mülkiyet farklılıkları doğdu – yoksullar zenginlerin borç köleleri haline geldiler. Kısacası, para ekonomisinin yerleşmesiyle Solon zamanından kısa bir süre önce Atina'da genslerin dağılmasına yol açan aynı süreç Rus topluluğunu da kaplamaya başladı.” [19]

Engels, Marx vasıtasıyla, politik devrimin, bu sürecin olumsuzluklarının mümkün olduğu kadar ortadan kaldırılması açısından önemine işaret eder:

“Rusya 1861’den beri izlemekte olduğu yolda ilerlemeyi sürdürecek olursa, tarihin bir halka sunduğu en büyük şansı kaçıracak ve kapitalist sistemin bütün kötü sonuçlarını tatmak zorunda kalacaktır.” [20]

Engels, son olarak, Çarlığın yıkılmasının ve sosyalist bir yönetime geçilmesinin ilkel birikimin ortaya çıkaracağı sorunların üstesinden gelmeye yardımcı olacağına bir kez daha işaret ettikten sonra [21] komünal üretimin gelişkin bir seviyeye ulaşması için yapılması gerekenler hakkında şöyle der:

“[…] bu topluluktan geriye bir şey kalması isteniyorsa, bunun ilk koşulu, çarlık despotizminin yıkılmasıdır. Rusya’da bir devrimdir. Rus devrimi, yalnızca, ulusun büyük bölümünü, köylüleri, mirleri dünyalarını oluşturan köydeki yalıtılmışlarından kurtarmakla kalmayacak; köylüleri dış dünyayı ve onunla birlikte kendilerini, kendi durumların görecekleri ve mevcut sefaletlerinden kurtuluşun yollarını öğrenecekleri geniş alana çıkarmakla kalmayacaktır.” [22]

Doğanın Diyalektiği

Engels’in buradaki vurgusu daha çok politik yapının, ontolojinin zorunluluklarını ve yasalarını gözetmesi gerekliliğine ilişkindir. Engels, üretim süreçlerindeki gelişmelerin saf idealist kategorilerle açıklanmaması gerektiği konusunda uyarmıştır. Engels’e göre;

“Önce kafanın ürünü olarak ortaya çıkan ve insan toplumlarına egemen gibi görünen bütün bu yansımalar [düşünce] karşısında, çalışan elin daha mütevazı ürünleri arka plana geçti. Bu, işi tasarlayan kafa henüz çok başlangıç durumundaki toplumsal gelişme basamağında, kendisininkinden daha başka ellerle tasarlanmış işi yaptırabildiği ölçüde oldu. [Kafa ve kol emeğinin ayrılması] Toplumun hızlı gelişmesinin bütün kazançları kafaya, beynin gelişmesine ve etkinliğine dayandırıldı: insanları, faaliyetlerini, gereksinmeleriyle açıklamak (gene bunlar kafada yansır bilinçleşir) yerine, düşünceleriyle açıklamaya alıştılar. Böylece, zamanla, özellikle antik dünyanın batışından bu yana kafaları etkilemiş olan idealist dünya görüşü, insanlara hâlâ o kadar egemendir ki, Darvinci okulun en materyalist doğa bilimcileri dahi insanın kökeni konusunda hâlâ herhangi bir duru görüş oluşturmaktan acizdirler, çünkü bu ideolojik etki altında, bu konuda iş tarafından oynanmış rolü fark etmiyorlar.” [23]

Engels üst-yapının rolünü bu zorunluluk düzlemini dikkate alarak oynayabileceğini belirtir:

“[…] her adımda hatırlıyoruz ki, hiçbir zaman, başka topluluğa egemen olan bir fatih, doğa dışında bulunan bir kişi gibi, doğaya egemen değiliz: tersine, etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parçayız, onun tam ortasındayız, onun üzerinde kurduğumuz bütün egemenlik, başka bütün yaratıklardan önce onun yasalarını tanıma ve doğru olarak uygulayabilme üstünlüğüne sahip olmamızdan öte gitmez.” [24]

Engels politik yapının ontolojik düzlemi gözetmesi gerektiğini söyler ve işi hiçbir zaman kapitalist dünyanın inkârına götürmez. Tekrar etmek gerekirse, ona göre üretici güçler ve teknolojik gelişime yabancı kalmadan kapitalizmin zararlı etkilerini yok etmeye çalışmak gerekmektedir.

Anti-Dühring

Engels üst-yapının üretici güçlerin bir eseri olduğunu belirtir ve bu karşılıklı ilişkide üretici güçlerin etkisi üzerinde durur:

“Ama her yerde, –kırda olduğu gibi kentlerde de– ezeli ve saçma savaşmanın, feodal beyler arasındaki iç savaşı, hatta dış düşman ülkenin içinde olduğu zaman bile, sürekli kılan o çekişmelerin, tüm ortaçağ boyunca sürmüş bulunan, o nedensiz, o kesintisiz yakıp yıkma durumunun son bulmasını isteyen halk öğeleri çoğalıyordu. Bunu becerebilecek güçleri olmadığı için bu öğeler, tüm feodal düzenin başı olan krallığın ta kendisinde, güçlü bir dayanak buldular. […] Ve toplumsal ilişkiler düşüncesinin devlet ilişkileri düşüncesine götürdüğü, iktisattan siyasete geçtiğimiz nokta, işte buradadır.” [25]

Kapital

Marx üretici güçlerin gelişiminin zorunluluğunu ve bu düzlemdeki gelişme sürecinin aşamalarını Kapital’de ortaya koymuştur. Marx üretici güçlerin geri dönüşsüz karakterini [26] ve engellenemez hareketini şu şekilde vurgulamıştır:

“Fabrika yönetmeliği, yalnız, fabrikalardaki, manüfaktürlerdeki, vb. emeği düzenlediği sürece, yalnızca sermayenin sömürme hakkına bir müdahale olarak görülüyordu. Ama bu düzenlenme “ev emeği” denilen alana uzanır uzanmaz, bu, doğrudan patria potesatas’a, ana-babalık otoritesine bir saldırı olarak kabul edildi. […] gerçeklerin gücü, en sonunda, büyük sanayinin, geleneksel ailenin dayandığı ekonomik temellerle, buna bağlı bulunan aile emeğini yıkmakla, bütün geleneksel aile bağlarını da gevşettiğini kabul etmek durumda kaldı.” [27]

Marx devamında bir kategorizasyona gitmiştir:

“Bu sanayinin gerisinde, manüfaktürün, el zanaatlarının ve ev sanayisinin geleneksel biçimi tümüyle devrime uğramıştır: manüfaktürler sürekli olarak fabrika sistemine ve el zanaatları da manüfaktürlere dönüşmüş ve enisonu, el zanaatları ile ev sanayileri, denebilir ki, şaşılacak kadar kısa bir sürede, kapitalist sömürünün en yabanıl çılgınlıklarını serbestçe gösterdiği sefalet yuvaları haline gelmişlerdir.” [28]

Marx kategorileri madde öncelli olarak düşünür ve maddenin zorunlu sonuçlarını ortaya çıkarmaya çalışır. Marx, Aristoteles’ten verdiği örnek ile bu perspektifi şöyle ortaya koyar:

“Ticaret (tam karşılığı, perakende ticarettir ve Aristoteles, kullanım-değeri egemen olduğu için bu tür ticareti alır) niteliği gereği krematistik’e girmez, çünkü, değişim, burada onların (alıcı ile satıcının) kendileri için gerekli şeyler üzerinde olur. Burada da Aristoteles, ticaretin ilk şeklinin trampa olduğunu ama bunun gelişmesiyle de para gereğinin ortaya çıktığını gösterir. Paranın bulunması üzerine, trampanın zorunlu olarak meta ticareti şeklinde gelişmesi ve bunun da başlangıçtaki eğilimin tersine krematistik, yani servet toplama sanatı haline gelmesi gerekir.” [29]

Marx koşullar meselesine de değinir. Mevcut üretim güçlerini sarıp sarmalayan bu koşullar göz ardı edilerek somut koşullar içinde hareket edilmesi mümkün değildir. Başka bir ifadeyle, bu koşullar üretici güçlerin hem varlıkları hem de var oluşları açısından birer zorunluluk teşkil ederler. Üretici güçlerin maruz kaldığı zorunluluklar mevcut düzlemlerde farklılıklar gösterir, örneğin kapitalist üretim sisteminde;

“[…] para sahibinin, meta olarak satışa çıkartılmış emek-gücü olabilmesi için, önce çeşitli koşulların yerine getirilmiş olması gerekir. Meta değişiminin kendisi, kendi niteliğinden ileri gelenlerin dışında, bir bağımlılık ilişkisini gerektirmez. Bu varsayımına göre, emek-gücünü bir meta olarak satışa sunması ya da satması halinde görülebilir. Bunu yapabilmesi için bu kimsenin, kendi emek gücü üzerinde tasarrufta bulunabilmesi, emek kapasitesinin, yani kendi kişiliğinin kayıtsız şartsız sahibi olması gerekir.” [30]

Marx, R. Jones’tan yaptığı bir alıntıda üst-yapının üretici güçlere olan etkisine değinir:

“Bir Asya hükümdarlığının tarım-dışı işçilerinin, bedensel çabaları dışında işe yarar bir şeyleri yok gibiydi, ama bunların güçleri sayılarıydı ve bu kitleleri bir amaca yöneltme gücü, bugün kalıntıları bizi şaşkınlıktan ağzı açık bırakan sarayların, tapınakların, piramitlerin ve dev gibi anıtların yükselmesini sağlamıştı.” [31]

Üst-yapının bu etkisinin Marx tarafından üretici güçler üzerinde bir ‘koşul’ olarak kabul edildiği de görülebilir:

“El zanaatlarının çözülmesiyle, emek araçlarının özelleşmesiyle, parça-işçilerin oluşmasıyla ve bunların tek bir işleyiş içerisinde gruplandırılması ve birleştirilmesiyle manüfaktürdeki işbölümü, toplumsal üretim sürecinde nitel bir derecelenme ve nicel bir oran yaratır ve böylece toplumsal emeği belli bir örgütlenmeye kavuşturarak, toplumdaki yeni üretici güçleri geliştirir. Özgül kapitalist biçimi içerisinde –ve belli koşullar altında, kapitalist biçimden başka bir biçim alamazdı– manüfaktür, nispi artı-değer elde etmenin ya da işçiler aleyhine sermayenin kendi kendisini genişleterek büyütmesinin –genellikle buna toplumsal servet, “Ulusların Zenginliği” vb. deniyor– özel bir yönteminden başka bir şey değildir.” [32]

Üst-yapı, koşul olarak kabul edilse bile, bunun tersine çevrilmesi mümkündür. Üst-yapı üretici güçlerin üretken emeğini kapital adına [33] değil bizzat üretici güçler adına geliştirme niteliğini kazanabilir. Fakat bu koşul maddi dünyadaki koşullardan ne üstün ne de bağımsızdır. Dolayısıyla üretici güçlerin tarihsel süreç içindeki gelişimleri ve artan verimlilikleri, idealizmin ya da tarih dışı düşüncelerin konusu olamaz. Bu bakış açısını Marx’ta da görebilmekteyiz:

“Sermayenin ana yurdu, bol bitki örtüsü ile örtülü tropik bölgeler değildir, özelliklerindeki farklılık, doğal ürünlerindeki çeşitlilik, mevsimlerdeki değişiklik, toplumsal işbölümünün fiziksel temelini oluşturur ve doğal çevresindeki bu değişiklikler, insanı, gereksinmelerini, yeteneklerini, emek araçlarını ve tarzlarını çeşitlendirip çoğaltmaya iter.” [34]

Marx üst-yapının etkisini değerlendirirken, üretici güçlerin temel belirleyen olduğunu hiçbir zaman unutmamıştır. Marx’a göre üst-yapının hangi nitelikte (otokratik, teknokrat, vb.) bir belirleyen olacağını belirleyen yine üretici güçler ve genel anlamda ekonomik yapıdır [35] : burada ‘özne’ olarak bir üst-yapıdan söz edilemez. Bu hususa Kapital’de şu şekilde değinilmiştir:

“[…] her özel üretim tarzı ve ona tekabül eden toplumsal ilişkiler, kısacası toplumun ekonomik yapısı, hukuksal ve siyasal üst-yapının gerçek temelidir ve buna belirli toplumsal biçimler tekabül eder: üretim tarzı, toplumsal, siyasal ve genel olarak entelektüel yaşamın niteliğini belirler […] şeklindeki görüşlerimin, maddi çıkarların egemen olduğu zamanımız için çok doğru oldukları, ama Hristiyanlığın egemen olduğu ortaçağ için, politikanın egemen olduğu Atina ve Roma için geçerli olmadığı öne sürülüyor. Her şeyden önce, ortaçağ ile eski dünya konusundaki bu kokuşmuş lafları bir başkasının bilmediğini sanması insana garip geliyor. Bununla birlikte, şu kadarı besbellidir ki, ne ortaçağ Katoliklik ile ne de eski dünya politika ile karnını doyurabilirdi. Tam tersine, şurada Katolikliğin, burada politikanın niçin başrolü oynadığını açıklayan şey, orada yaşayan insanların yaşamlarını kazanma biçimidir. Bundan başka, örneğin, onun gizemli tarihini, toprak mülkiyeti tarihinin oluşturduğunu bilmek için Roma Cumhuriyetinin tarihi ile tanışıklık yeter. Üstelik gezginci şövalyeliğin toplumun her türlü ekonomik biçimleri ile bağdaşabileceğini sanmakla yaptığı yanılgının cezasını Don Kişot uzun zaman önce çekmiş bulunuyor.” [36]

Üst-yapı ve üretici güçlerin karşılıklı etkileşimine dair Kapital’deki örneklerden birini verebiliriz:

“Halkın zorla mülksüzleştirilmesi süreci, 16. yüzyılda, Reformasyon ve kilise mallarının yağmalanması ile yeni ve korkunç bir hız kazandı. Katolik Kilisesi, Reformasyon hareketi sırasında, İngiliz topraklarının büyük bir kısmının feodal sahibiydi. […] Kilisenin mülk sahibi oluşu, toprak mülkiyetinin geleneksel düzenine bir nevi kutsal dayanak sağlıyordu. Bunun yıkılmasıyla, bu düzenin savunulması ve ayakta tutulması da artık olanaksız hale geliyordu.” [37]

Kapital’le ilgili son olarak kitabın son bölümü olan İlkel Birikim bölümüne değinmek yararlı olacaktır. Marx, Zasuliç’e yazdığı mektupta Rusya’da bir devrimin Kapital’in bu bölümde anlatılan ‘hikaye’yi geçersiz hale getirebileceğinden bahsetmiştir. Marx’a göre sermaye birikiminin ortaya çıkması için belirli şartlar gerekmektedir:

“[…] sermaye birikimi, art-değerin varlığını: artı-değer, kapitalist üretimi: kapitalist üretim ise, meta üreticilerinin ellerinde daha önceden oldukça büyük bir sermaye ve emek-gücü kitlesinin bulunmasını öngörür.” [38]

İlkel birikim süreci üretici güçlere yapılan bir dayatmadır. Bu dayatma üretici güçlerin niteliklerini değiştirir, bu dayatmadan anlaşılması gereken üretim araçlarının üretici güçlerden alınmaları ve toplumsal geçim araçlarının sermayeye dönüştürülmesidir. [39] Fakat bu süreç içinde de dayatmanın kaynağı gene üretici güçlerden çıkar:

“Kapitalist toplumun ekonomik yapısı, feodal toplumun ekonomik yapısından doğup gelişmiştir. Bu ikinci toplumun da çözülmesiyle birincinin öğeleri serbest kalmıştır. Doğrudan üretici, emekçi, ancak toprağa bağlı bulunmaktan, bir başkasına köle, serf ya da bağımlı olmaktan çıktıktan sonra, kendisi üzerinde tasarrufta bulunabilir. Metasını, satabileceği bir pazarın bulunduğu her yere götürebilen özgür bir emek-gücü satıcısı halini alabilmesi için, ayrıca, lonca düzeninden, bunların çıraklar ve kalfalar için koyduğu kurallardan, çalışma yönetmeliklerinin kısıtlamalarından da kurtulması gerekiyordu.” [40]

Bu temel tek başına yeterli değildir. Toplumun değişmesi için güç gerekir, yoksa hiçbir şey tek maddenin düzlemsel hareketinden meydana gelmez. Maddelerin çakışması gerekir: işte temelden gelen hareketin üst-yapıda bir güç ile çakışması gerekmektedir:

“Sanayi kapitalistleri, bu yeni güç sahipleri, yalnız el zanaatlarının lonca ustalarını değil, servet kaynaklarını ellerinde bulundurulan feodal beyleri de yerlerinden etmek zorundaydılar. Bu bakımdan toplumsal gücü ele geçirmeleri, hem feodal beylerin egemenliklerine ve isyan ettirici ayrıcalıklarına ve hem de, üretimin serbestçe gelişmesi ve insanın insan tarafından serbestçe sömürülmesi konusunda loncaların getirdiği kayıtlara karşı verilmiş başarılı bir savaşın meyveleri gibi gözükür.” [41]

Bu gücün toplumsal görüngüsü ise devrimdir, Marx’a göre ilkel birikimi sonlandıran devrimler kapitalist sınıfı ve kapitalist üretim tarzını ortaya çıkaran devrimlerdir. Bu devrimler, yukarıda bahsedilen, dayatmanın aldığı en otoriter biçim olarak büyük insan yığınlarını birdenbire ve zorla geçim araçlarından koparır ve onları proleter haline getirir. [42]

Fakat yine Marx, bu dayatmanın başka türlerinin de olabileceğine üstü kapalı da olsa değinmiştir. Başka bir ifadeyle: Marx ilkel birikimi sonlandıran devrimlerin mutlaka kapitalist/burjuva nitelikte olmayabileceğine işaret etmiştir:

“Tarımsal üreticilerin, köylülerin mülksüzleştirilmesi, topraktan ayrılmaları, bütün bu sürecin temelidir. Bu mülksüzleştirmenin tarihi, farklı ülkelerde, farklı yönler alır ve farklı evrelerini farklı sıralar izleyerek farklı dönemlerde tamamlarlar. Yalnız örnek aldığımız İngiltere’de klasik biçimde görülür.” [43]

Bu olasılığın gerçek olabilmesi için politik devrimin rolüne işaret edilir. Üst-yapının burjuva politik güçlerin eline geçmesinin etkisini Marx şu şekilde özetler:

“Şanlı devrim” Orange prensi William ile birlikte, iktidara, artı-değere el koyan toprak beyleri ile kapitalistleri getirmiş oldu. Yeni devri, devlet toprakları üzerinde şimdiye kadar daha alçakgönüllü bir şekilde uygulanan hırsızlığı, büyük yağmalar biçimine sokarak, resmen açmış oldular. Bu mülkler, ona-buna dağıtıldı, gülünç fiyatlarla satıldı ya da düpedüz gasp edilerek özel mülklere katıldı. Bütün bunlar en ufak bir yasal formalite gözetilmeksizin yapıldı. Böyle bir hile ile ele geçirilen devlet krallık toprakları, kiliseye ait toprakların yağma edilmesiyle birlikte, cumhuriyetçi devrim sırasında tekrar kaybedilmediği ölçüde İngiliz oligarşisinin bugünkü görkemli malikanelerinin esasını oluşturur.” [44]

Bu üst-yapı ise aslında bir ekonomik güçtür:

“Bu yöntemler, bazen, örneğin sömürge sisteminde olduğu gibi kaba kuvvete dayanırlar. Ama hepsi de, feodal üretim tarzının, kapitalist tarza dönüşüm sürecini yapay bir biçimde hızlandırmak ve bu geçişi kısaltmak için, devlet gücünü, toplumun bu örgütlenmiş kuvvetini kullanırlar. Zor, yeni bir topluma gebe her eski toplumun ebesidir. Zor, kendisi, bir ekonomik güçtür.” [45]

Bu ekonomik güç ise etkisini üst-yapıdan temele doğru yayılarak gösterir. Üst-yapının üretici güçler üzerindeki etkisi, Kapital’de, belki de, en net ifadesini kamu kredileri ile ilkel birikime itilim verme sürecinde bulmuştur:

“Köklerini daha ortaçağlarda Cenova ve Venedik’te bulduğumuz kamu kredisi, yani devlet borçları sistemi, manüfaktür dönemi sırasında, genellikle bütün Avrupa’yı sardı. Deniz ticareti ve ticaret savaşları ile birlikte sömürge sistemi, bunun için itici bir güç hizmetini gördü. […] Kamu borçları, yani devletin yabancılaşması –bu devlet ister mutlakıyet, ister meşrutiyet ya da cumhuriyet olsun– kapitalist çağa damgasını vurdu. […] Kamusal borçlanma, ilkel birikimin en güçlü kaldıraçlardan biri durumuna gelir. Bir büyücü değneğinin dokunması gibi, kısır paraya üreme gücü kazandırır ve onu sermayeye çevirir […]” [46]

Marx üst-yapısal devrimin öneminden bahsettiği gibi, kaçınılmazlığından da bahsetmiştir. [47] .Bu kaçınılmazlık hiçbir zaman Marx’ı bir determinizme itmemiştir, aksine Marx, birçok kez, tarihsel sürecin yarattığı olanaklardan yararlanarak politik devrimi gerçekleştirme gerekliliğini vurgulamıştır.

***

Tüm bu eserlerin ortak tezleri özce şöyle ifade edilebilir:

              Üretici güçler, zorunluluk düzleminde var olurlar. Bu zorunluluk dünyasında gelişmeleri kaçınılmaz ve içinde bulundukları durum dünya-tarihsel açıdan geri dönülmezdir.

              Üretici güçler maddi bir temel olarak politik/üst-yapıyı etkilerler. Fakat bu etkileşim çift yönlüdür. Yani üretici güçler üst-yapıyı etkilerlerken, üst-yapı da üretici güçleri etkiler.

              Üst-yapının etkisi üretici güçlerin gelişmesinde ortaya çıkabilecek koşulları üretici güçlerin lehine düzenleyici rol oynayabilir.

              Üst-yapının bu rolü oynayabilmesi ancak üretici güçlerin gerçek koşullarını iyi tahlil etmesine bağlıdır.

              Üretim ve toplum alanındaki bu değişim politik devrim süreci ile tetiklenebilir. Politik devrimle ele geçirilecek üst-yapı hem üretici güçlerin gelişmesinde yaşanabilecek ‘kapitalizm doğalı’ etkileri soğuracak hem de kapitalizmin yeşermesini ya da gelişimde herhangi bir geriye düşüşü önleyecek bir kabul işlevi görerek devrimin devamını sağlayacaktır.

II) Etnoloji Defterleri

1880-1882 yılları arasında kaleme alınan Etnoloji Defterleri Marx’ın ölmeden önceki son çalışmasıdır. Bu yapıtın üzerine oldukça az tartışma yürütülmüştür. 1844 Elyazmaları üzerine yapılan yorumlar ile kaleme alınan yazıların sayısı ve koparılan fırtınaların şiddeti göz önüne alındığında, Etnoloji Defterleri’nin, herkesçe sessizlikle karşılanması ayrıca ilginçtir. 1844 El Yazmaları’nın İngilizce tercümesi 1959 yılında yapılmıştır. El Yazmaları’nın yayınlanması, Marksizmin felsefeleştirilmesi ve hümanistleştirilmesinin ön planda olduğu bir evreye denk gelmektedir. Politik arka planı teşkil eden de-Stalinizasyon ile beraber düşünüldüğünde, 1844 Elyazmaları, Marksist hümanistler tarafından Marksizme nüfuz etmenin anahtarı olarak görülmüştür. Etnoloji Defterleri’nin ilk basımı1974 yılında yapılmıştır. Reel sosyalizmin yaşadığı dönemde yapılması sebebiyle, Soğuk Savaşın bütün konjonktürel yüklerini omuzlamak durumunda kalmıştır. Bu dönemde, Avrupa komünist partilerinde Sovyet ideolojisi hakim konumdadır ve ideolojik çatışma Çin-Sovyet ayrışması üzerine oturmuştur. Komünist hareket ve reel sosyalizmdeki bu ideolojik salınımlar arasında Etnoloji Defterleri ya önemsenmemiş ya da komünalist bir yorumlanmaya açık olmasından dolayı görmezden gelinmiştir. Eser boyunca devletin sürekli olarak aşağılanması da Etnoloji Defterleri’nin 20. yüzyıl Marksistleri tarafından görmezden gelinmesinin olası nedenlerinden biri olarak gösterilmiştir. Biz ise, göz ardı edilmiş bu eserin kapitalizm-öncesi toplumlarda üst-yapı ve üretken güçler ilişkisine dair sunduğu teorik pratiğin, geri kalmış ülkelerde devrimci politikanın olanağını temellendirmesiyle özel bir önemi hak ettiğini düşünüyoruz.

Etnoloji Defterleri, Marx’ın çeşitli etnograflardan yaptığı alıntılara ve bu yazarların fikirleri hakkındaki yorumlarına yer veren dört bölümden oluşmaktadır. En uzun olan birinci bölümü özellikle Lewis Henry Morgan’ın Eski Toplum’da öne sürdüğü fikirleri ele alır. Marx’ın Morgan üzerine notları, Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’ni yazarken temel aldığı kaynağı oluşturur. İkinci bölüm, John Budd Phear’ın Aryan Köyü isimli eseri ve Calcutta Review dergisinde 1874 yılında yayımlanan Bengal’de Modern Köy Hayatı adlı makalesi üzerinedir.

Üçüncü bölüm ise, Henry Summer Maine’in Kurumların Erken Tarihi Üzerine Dersler adlı eserine dayanmaktadır. Marx Maine’ı Brehon Yasa Risaleleri, Edmund Spenser’in İrlanda Devletinin Görünümü, Sir John Davies’in Galler Kanunları ve J. Sezar’ın Gallia Savaşı adlı yapıtlarıyla birlikte okumuştur.

Eserinin son bölümünde ise Marx, John Lubbock’un Medeniyetin Kökeni eserine eğilmiştir. Marx Lubbock’u okur ve yorumlarken, F.G. Müller’in yazdığı Önsöz, Mc Lennan’ın İlkel Evlilik, Bachofen’in Annelik Hukuku, Lord Kames’in İnsanlığın Tarihi eserlerinden yararlanmıştır.

Marx’ın bu eserinde yaptığı alıntılar, görüldüğü gibi, tarih-öncesi, proto-tarih ve insanlığın erken tarihi üzerine yazan, 1870’lerin evrimci etnograflarındandır. Fakat, Etnoloji Defterleri’nin teorik pratiği, politik devrimler üzerine teorik tezleri ve dolaylı politik çıkarımlarıyla evrimci etnograflarınkinden bambaşka bir sorunsala sahiptir.

Etnoloji Defterleri’nin teorik pratiğinin ne tür bir politik boyutu vardır? Defterlerin politik boyutu konjonktüre ilişkin olmayıp bir süreç analizin sonucudur. Marx için komünizme ulaşmada ve onu nitelikli bir şekilde yaşatmada belirleyici olan, üretici güçlerin gelişimidir. Fakat Marx üretici güçlerin gelişmeleri için mutlak bir üst-yapı kurgusu ortaya koymamıştır. Diğer bir ifadeyle Marx üretici güçlerin gelişimini mutlak bir politik sisteme mecbur kılmamıştır. Marx ne burjuva demokrasisini üretici güçlerin gelişimi için tek olasılık olarak görmüş ne de sosyalist devleti ancak üretici güçler belli bir gelişmişlik derecesine ulaştığında mümkün görmüştür. Ayrıca Marx, politik yapının üretici güçlerin gelişmesindeki etkisini kavramsallaştırmaya çalışmıştır. Marx’a göre politika üretici güçlerin gelişmesinde pozitif bir rol oynamanın yanında, güçlerin gelişimi sırasında ortaya çıkabilecek olumsuzlukları da önleyebilecek ve kapitalist üretim koşullarına sahip yapılarla eşit şartlarda karşı karşıya gelmeyi mümkün kılabilecektir. Etnoloji Defterleri, üst-yapı düzleminde farklı olasılıkların varlığının ve politikanın üretici güçler üzerindeki etkisinin teorisini yapmakla, politikaya izin veren bir zemin sunmuş olur. Bu tezler, politik bir olasılığa ve devrimle politik üst- yapının ele geçirilmesi gerekliliğine, herhangi bir eylem felsefesi/kılavuzu niteliği taşımadan işaret ederler. Etnoloji Defterleri bu boyutuyla politik bir öneme sahiptir.

“İnsan ilerlemesine dair olaylar belirli insanlardan bağımsız, kurumlar ile adetler ve görenekler içerisinde kristalleşen ve icatlar ve keşifler yoluyla muhafaza edilen maddi bir kayıt içerisinde cisimleşirler.” [48]

İşte Etnoloji Defterleri’nin bu fikrin etrafında okunmasının önemine işaret ediyoruz. Marx Etnoloji Defterleri’nde, kapitalizm-öncesi özelinde, sınıfla beraber devlet üzerine yorumlarda bulunmaktadır. [49] Etnoloji Defterleri ile Marx, aşamalı bir toplumsal evrimden kaçınmasının yanında komünal formların, belirli koşullarda, sıçrama tahtası olarak kullanılabileceğine de değinmiştir. [50]

“Marx’ın yaklaşımı, bir dizi evrimci bilim adamına dönük eleştirel okumaları temelinde belirli otorite, kandaşlık, kullanım hakkı ve varlığını sürdürme stratejisi biçimlerini evrimsel olarak bağlantılı yapılandırmalar değil de tarihsel olarak bağlantılı yapılandırmalar olarak ilişkilendirme çabası içerisindedir.” [51]

Marx’ın evrim kavramını politik olarak değil tarihsel olarak kullandığı söylenmiştir. [52] . “Tarihsel” ile kast edilen, toplumsal evrim seviyelerinin geçici ve sadece kronolojik olarak daha erken bir kademeyi ifade etmesi anlamında bir kavramsallaştırmadır. Marx, böyle bir kavramsallaştırmayla, somut durumdaki teknolojik ilerlemelere, çalışma ilişkilerine ve üretici güçlere daha fazla odaklanılmasını sağlamıştır. Böylece Marx üretici güçlerdeki dönüşümlerin mümkün olduğunu söyler ve bu gelişmenin belirli bir sırayı takip eden aşamalara tabi olduğunu reddeder. Fakat bu durum Marx’ın üretici güçler özelinde zorunluluk boyutunu görmezden geldiği anlamına da gelmez. Marx’a göre komünal mülkiyet gibi kapitalizm öncesi kurumların üretici güçlerin gelişmesi temelinde değerlendirilmesi gerekir. Bu toplumsal formların sonsuza kadar yaşaması imkânsızdır. Marx bu imkânsızlığı değerlendirirken sadece zorunluluk boyutuna değil fakat devletin varlığına da işaret etmiştir. Marx devletin toplumsal formlara olan müdahalesini ‘dışsal’ olarak nitelendirmiştir. Bu dışsal müdahale ise zora dayanır ve üretici güçler ve onların oluşturduğu toplumsal formları değiştirir. Zora dayanan bu dışsal gücün sahibi olan devlet Marx için parazitik bir yapıdır ve tarih boyunca asla ilerlemeci bir niteliğe sahip olmamıştır. [53] Marx Etnoloji Defterleri’ndeki tartışmalarında devlete ilişkin evrensel bir kabulü de reddeder. Devlet ve üzerinde değiştirici etki gösterdiği toplumlar yerel düzeyde ve bunlar arasındaki güç ilişkileri kapsamında ele alınırlar.

Marx üretici güçlerdeki gelişim ve değişimin tedrici niteliği ile ilgili olarak şöyle der:

“Aile, muhtemelen kendisini birbiriyle bağlantılı ailelerden oluşan komünal bir hanede ‘koruyordu’ (Güney Slavlarda olduğu gibi). Kölelik bir kurum haline geldiğinde, bu haneler yavaş yavaş ortadan kayboldu [Aslında tek eşli aile, kendi kendine yeten, tecrit edilmiş bir varoluşu gerçekleştirebilmek için esasen her yerde köleleri yöneten hane içi bir sınıf varsayar].” [54]

Marx bu tedrici gelişme ile üst-yapının ilişkisine değinmiş ve bu gelişimin üst-yapının vektörleriyle kesişmesine ilişkin şöyle demiştir:

“İnsanlığın medeniyetinde mülkün etkisini abartmak imkânsız. Aryan ve Sami uluslarını barbarlıktan medeniyete çıkaran güçtü… Devletler ve yasalar onun yaratılışına, korunmasına ve uygulanmasına birincil referans göstererek inşa edilmiştir. İnsan köleliğini, kendi üretiminde bir araç olarak sunmuştu. Mülkün verasetinin mülk sahibinin çocuklarına geçmesi uygulamasının kurulmasıyla katı tek eşli ailenin ilk kez mümkün olması söz konusu oldu.” [55]

Fakat bu ilişkide üst-yapının müdahalesinin sınırları da belirlidir. Üretici güçlerin teknolojik gelişimleri söz konusu olduğunda üst-yapı süreci engelleyici değil destekleyici olabilir ve olmalıdır. Etnoloji Defterleri’nde Marx üretici güçler ve teknolojik determinizm hakkında şunu söylemiştir:

“Ama icatlar ve keşifler sırayla geliyor; yay kirişinin bilgisi yay ve oktan önce olmalı; nasıl barutun tüfekten, buharlı trenin tren yolundan ve buharlı gemiden önce olması gerektiği gibi; yani varlıklarını sürdürme usulleri birbirlerini uzun zaman içerisinde takip eder ve insan araçları demirden yapılmadan önce çakmaktaşı ve taş biçimlerinden geçmiştir.” [56]

Marx için üretici güçlerde, politik yapının aksine, kopuş değil süreklilik görülmektedir. Bu süreklilik, yukarıda bahsedilen zorunluluk boyutu ile yakından ilgilidir. Marx bu noktada gereklilik üzerinde durur:

Barbarlığın Üst Seviye’ne geçişteki engeli aşmak için bir kenarını ve ucunu tutmayı mümkün kılan metal araçlar gerekli: bunun için demir eritme sürecinin bulunması gerekli.” [57]

Fakat Marx, daha ileri toplumların buluşlarının yayılmasıyla ya da kendini dikte etmesiyle, teknolojik olarak geri toplumların sıçramalı ilerleme gösterebileceğini söylemiştir:

“Bu buluşların bir kısmı muhtemelen Orta Seviye’deki kabilelerden ödünç alınmış; çünkü sürekli tekrarlanan bu süreç yoluyla daha ileri kabileler, aşağıdakiler ne kadar hızlı ilerleme araçlarını benimseyebilir ve uygulayabilirse, alttakileri yukarı çekebildi.” [58] ;

Marx özellikli bir örnek üzerinden gereklilik ve zorunluluğa tekrar değinir ve bunu tarihsel bir perspektiften şu şekilde ortaya koyar:

“[…] Irokualarda gens, Üst Seviye’deki Grek gentes’iyle birlikte Barbarlığın Alt Seviyesinde aynı örgütün bir burada nihai formunda, bir orada arkaik formunda olması çarpıcı. Aralarındaki farklılıklar insan ilerlemesinin zorunlukları tarafından gens’e dayatılıyordu. [59]

Marx üst-yapının bu gereklilik sonucu ortaya çıkan olumsuzlukların engellenmesi ve giderilmesindeki rolünü kapitalizm-öncesi devletlere kadar götürür:

Barbarlığın Üst Dönemi’nin sonuna doğru iki tip mülkiyet hakkına meyil, yani devlet yoluyla ve bireyler yoluyla. Greklerde hâlâ elde bulundurulan topraklar, bazıları ortak olarak kabileler yoluyla, diğerleri dini uygulamalar için ortak olarak fratri yoluyla, diğerleri ortak olarak gens yoluyla ama toprak yığın olarak ayrı ayrı birey mülkiyet hakkı altına alınmıştı. Solon’un zamanında Atina toplumu hâlâ gentilis’ti, topraklar genelinde onları ipotek altına almayı öğrenmiş bireyler yoluyla elde tutuluyordu.” [60]

Ve Devlet buna müdahale eder: “[Solon] Her yere dikilmiş kayır taşlarını götürdü. Daha önce yeryüzü esaret altındaydı, şimdi özgür.” [61] Devletin üretici güçlerin gelişme süreçlerine müdahalesi teknolojik nitelikte olabileceği gibi toplumsal nitelikte de olabilir:

Gens’te mal mülk ve makam verâseti (iç evliliklerin yasak olduğu); evlatlar artık gens akrabasını dışlayacak biçimde çoğunu alıyor. Annenin malı mülkü ve kişisel eşyaları evlatlara geçiyor ve onlar olmadığında da öz ya da yansoy kız kardeşlere. Bir oğul artık babasının makamında ondan sonra gelebilir; seçim makamında birçok oğul arasından oyla belirleniyor; gentiles sadece seçme değil, görevden alma hakkına da sahip.” [62]

Üst-yapı üretici güçlere müdahalesinde zor aygıtı niteliğine uygun davranır:

“Nasıl aile bugün burjuva toplumunda politik sistemin bir birimi değilse, onun –bizzat tek eşli aile– gens toplumunun doğal temelini oluşturduğu pek söylenemezdi. Devlet onlardan oluştuğu vilayetlerini, bunlar da onun ilçelerini tanır ama ilçe aileyi kaale almaz, aynı şekilde ulus kabilelerini, kabileler fratrilerini, fratriler gentes’ini tanır, ama gens aileyi kaale almaz.” [63]

Üst-yapı bütün bu etkileri dahilinde üretici güçlerin etkisine de maruz kalır:

“İçinde bulundurduğu sabit mülkle birlikte kentlilik ve bir süreliğine ikamet eden insanlar örgütlenmenin birimi haline geldi; gentilis civis’e dönüştü. Bireyin kişisel olan kendi gens’iyle ilişkileri vatandaşlığa aktarılmalıydı ve toprağa dair olmalıydı; kentin demarkhos’u (deme’nin başkanı) bir anlamda gens şefinin yerini aldı.” [64]

Üretici-güçlerin gelişmelerini engellemeyen üst-yapı ise güçlenmeye açık bir hale gelir:

“Fakat Hellas’ın gücü büyüdükçe ve servet edinimi daha çok bir hedef olduğunda, devlet gelirleri arttı ve hemen her yerde tiranlıklar kendi güçleriyle kuruldu, ‒belirli koşullarıyla ırsî bir monarşi olan hükümetin eski formu– ve Hellas donanma sağlamaya ve kendini daha yakından denize bağlamaya başladı.” [65]

Üst-yapının güçlenmesi ve üretici güçlerin önünü açması ise, Marx’a göre, bir zorunluktur:

“Bu seviyedeki şehirler, başlıca bir gıda ürününün ve gelişmiş tarım kültürünü, sürüler ve davarlar halinde evcilleşmiş hayvanlara sahip olunduğunu, kitlesel ticaretin ve ev ile toprak halinde mülklerin varlığını gösterir. Genelde kamu geliri gerektiren askeri vergileri arttıran ve destekleyen biçimde yerel sivil memur ve hâkimler, farklı derecelerden askeri ve belediyeye ait makamlar için genel olarak bir zorunluluk doğdu.” [66]

Üst-yapıdaki bu güçlenme üretim sistemiyle beraber politik bir yeniden-yapılanmayı da getirir:

Feodalizmin bu doğal büyümesi, bazı seçkin günümüz yazarlarının iddia ettiği üzere, Şef ya da Lord’un Kabile ya da Köy üzerinde otoritenin genişletildiği süreçten tamamen farklı değildir, daha ziyade onun bir parçasını oluşturur. Kullanıma açılmamış boş araziler onun arazisine girerken, köylü ya da kabileliler onun kişisel gücü altındaki doğal failler yoluyla gelir.” [67]

Marx’a göre güçlenen üst-yapı bir noktada hegemonik bir noktaya varır ve bu hegemonik yapı üretici-güçler üzerindeki etkisini “mutlaklaştırır” gibi görünür: “Egemenliğin tüm şekillerinin ortak karakterine göre –Egemen bir kişi olsun kişilerden bir kombinasyon olsun– karşı konulmaz güce sahip olması […]” [68]

Marx’a göre yasalar ve kurallar egemenliği değil, egemenlik yasalar ve kuralları belirler [69] : bu nedenle de, üst-yapının bu gücü soyut değil somut bir temele dayanır: “(Egemenin) karakterini belirleme meselesi [verili bir toplumda] her zaman olgu meselesidir… hukuk ya da ahlak değil.” [70]

Üst-yapının sınıfsal temelde toplumu ve üretici güçleri düzenlemesi ve bazılarının önünü açıp bazılarını engellemesi de söz konusudur. Bu konuda Marx Antik Yunan’a ilişkin şu tespiti yapmıştır:

“[Plutarkhos, “Theseus”ta şöyle diyor: “Attika sakinleri şimdiye kadar dağınık oturuyordu ve sadece çabayla ortak meseleler için bir araya getiriliyordu (bu da gösteriyor ki kaynaşmadan önce konfederasyon halinde bir araya geliyorlardı), yer yer birbirleriyle kavga ve kan davasına giriyorlardı. Theseus hepsini bir şehirde birleştirdi ve onlardan tek bir devletin tek cemaatini yarattı. Bu amaçla tekil cemaatleri ve soyları gezdi ve onların onayını almaya çalıştı.] Güçlülere kraliyet gücünün artmasını söz verdi. “Şehri daha çok büyütmek için herkesi eşit hakları güvence altına almaya çağırdı ve bunun yanında ünlü ulak çağrısını denildiği üzere yürürlüğe koyacak şekilde bildirdi: ‘Tüm halklar buraya gelin!’; çünkü Atina’da ortak bir halklar birliği (Attika Kabileleri Birliği diye okunur) kurmak istedi. Ama bununla beraber akın eden karışık yığınlar [Plutarkhos’un fantezisi, o zamanlar böyle “yığınlar” yoktu] özgür devlete düzensizlik ve karmaşa getirmesin diye, halkı ilk önce asil, toprak işçisi ve zanaatkâr olarak ayırdı. Asillere dini meseleler ve hukuk –kamu görevinde bulunmak – ile ilgili görevleri verdi, onlara yasaların hocaları, tanrısal ve insani hakların desteği, dedi, ama onları kalan vatandaşlarla eşit yerleştirdi, asiller otoriteyle, toprak işçileri faydayla ve zanaatkâr kitleyle önceliğe sahip olacakmış gibi görünüyordu. Aristoteles’in dediği gibi, ilk önce “halkın kendine meylettirdiği”ni ve tek kişilik hakimiyete son verdiğini Homeros da kanıtlar gibidir, Homeros gemi listesinde (İlyada’nın 2. Kitap’ı) Atinalıları bir cemaat, Demos, olarak adlandırır.”] [71]

Marx’a göre üst-yapı, politik devrim düzleminde olunduğu sürece gereklidir:

“Cemaatin tüm üyelerinin eşit fiziksel gücü olsaydı ve silahsız olsalardı, iktidar sadece sayıların üstünlüğünün salt sonucu olacaktı; fakat aslında içinde en önemlisinin üstün fiziksel güç ve cemaat bölümlerinin üstün silahlanması olduğu çeşitli sebepler sayıya bağlı azınlıklara, bütününde toplumu oluşturan bireylere dayanılmaz baskı uygulama gücü vermiştir.” [72]

Marx üst-yapı ile üretici güçler arasındaki ilişkiler özelinde toparlayıcı bir örnek olarak Roma İmparatorluğunu verir. Marx’ın Roma’nın başarısında gördüğü öz şudur:

“Son derece merkezileşmiş, etkin biçimde yasaması olan Devlet’lerin oluşumuna doğrudan ya da nihai olarak yol açmış etkilerin kaynağı Roma İmparatorluğuydu. Sadece vergi toplamayan, aynı zamanda yasa da koyan ilk büyük egemenlikti. Süreç birçok yüzyıla yayılmıştır… Başlangıcını ve tamamlanışını… yaklaşık olarak ilk Edictum Provinciale’nin neşredilmesi ile Roma vatandaşlığının İmparatorluğun tüm tebaalarına yayılmasına yerleştirmeliyim. Fakat sonuç olarak örf hukukunun geniş ve muhtelif yığını bozuldu ve yerine yeni kurumlar geçti… (Roma İmparatorluğu) kalanları yuttu, parçalara ayırdı ve ayağıyla çiğnedi. Sonra Roma İmparatorluğu ve onun hukuku barbarların kurduğu, yeni krallıklar üzerinde etkili oldu.” [73]

Marx bu pasajı verdikten sonra yine zorunluluk düzlemine geri döner ve tarihsel anlamda geri bir kurum ya da yapının ayakta kalamayacağını, bunun nesnenin tabiatına aykırı olduğunu belirtir:

“Bu plan çöktü, çünkü gentes’in, fratrilerin ve kabilelerin gücü bu sınıflara aktarılamıyordu ve bu tip sınıflar sisteminin temeli olarak gentes’ten daha aşağıdaydı.” [74]

Marx’a göre barbarlıktan çıkış ile politik toplum oluşmuştur. [75] Bu durumda politik devrim artık bir olgu olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Kapitalizm öncesi politik devrim ile ilgili Marx şöyle bir yorumda bulunur:

Gentilizm ile eşdeğer olmayan monarşi –Grek tiranlıkları zorla tahtı ele geçirmeye dayanan despotluklardı– bunun çekirdeğinden daha sonra krallıklar doğdu: Homerik çağın mahut krallıkları askeri demokrasilerdi ve daha fazlası da değildi.” [76]

III) Marx’ın Zasuliç’e Mektubu (1881)

Rus devrimci Vera Zasuliç, Marx’a şöyle yazmıştır:

“… Öyle ya da böyle, devrimci sosyalistlerimizin kişisel kaderi bile bu soruya cevabınıza dayanmaktadır. Sadece iki olasılık vardır. Ya aşırı vergi taleplerinden, soylulara ve gaddar yönetime ödeme yapmaktan kurtulmuş, sosyalist bir yönde gelişme yeteneğine sahip, yani üretim ve dağıtımını giderek kolektivist bir temelde örgütleyen kırsal komün. Bu durumda, devrimci sosyalist tüm gücünü komün kurtuluşu ve gelişimine adamalıdır. Ama eğer komünün kaderi yok olmak ise, sosyalistler için bu durumda yalnızca, Rusya köylülerinin toprağının burjuvazinin eline geçmesi için kaç on yıl gerekeceğine ve Rusya’daki kapitalizmin halihazırda Batı Avrupa’da ulaşılmış gelişime benzer bir düzeye ulaşması için kaç yüzyıl geçeceğine dönük neredeyse asılsız hesaplar kalmaktadır… Kır komününün olası kaderi ve dünyadaki her ülke için kapitalist üretimin tüm safhalarından geçmenin tarihsel olarak zorunlu olduğu yönündeki teori üzerine fikirlerinizi bildirirseniz bize büyük bir iyilik yapmış olursunuz. Arkadaşlarım adına, vatandaşımız olan sizden bize bu iyiliği yapmanızı isteme hakkını kullanıyorum.” [77]

Marx bu mektuba cevap yazmak için hem yoğun araştırmalar yapmış hem de bu araştırmaları sırasında üç adet müsvedde yazmıştır. Marx cevabında, Batı Avrupa kırsal ekonomisini tartışmış ve bu coğrafyanın geçtiği evreleri hiçbir zaman model olarak kabul etmemiştir. [78] Marx’a göre, ilkel ortak mülkiyet ve kan bağına bağlı ilişkilerin bir görüngüsü olan komünal mülkiyet, içerisinde bulunulan koşullar sebebiyle iki gelişme eğilimine sahne olmuştur. Bunlardan ilki komünal mülkiyetin yerini özel mülkiyete bırakmasıyken, diğeri komünal mülkiyetin feodal ve geri kapitalist ülkelerde, kapitalist üretim biçimi içinde bile, kendisini göstermesini sağlayan bir kolektivizm şeklini almasıdır. Marx bu konuda mektubunda şöyle demiştir:

“[…] Rusya komünündeki durum Batıdaki ilkel topluluklardan tümüyle farklıdır. Rusya, komünal mülkiyetin kendisini yaygın olarak, ülke genelinde var edebildiği tek Avrupa ülkesidir. Ama aynı zamanda Rusya, modern tarihsel bir bağlamda da var olmaktadır: sahip olduğu yüksek kültür düzeyiyle çağdaş olup kapitalist üretimin hâkim olduğu dünya pazarıyla bağlantılıdır.” [79]

Somut durumun bu tahlilinden sonra, Rusya’da var olan komünün yeni gelişimin temeli olabilecek özelliklere sahip olduğunu söyler ve devletin bu konuda oynayabileceği role değinir:

“Bu yüzden, bu modern üretimin olumlu sonuçlarına el koyarken halen arkaik olan kırsal komün biçimlerini yok etmek yerine geliştirilebilmekte ve dönüştürebilmektedir. (Geçerken belirteyim ki, Rusya’daki komünist mülkiyet biçimi, tüm evrimsel değişimler dizisinden geçmiş olan arkaik türün en modern biçimidir). Rusya’daki kapitalist sistem hayranları bu tür bir kombinasyonun mümkün olduğunu reddederse, bırakın Rusya’nın malikânelerinden faydalanabilmek için mekanik üretim kuluçka döneminden geçmesi gerektiğini kanıtlasınlar. Bırakın, Batı’da yüzyıllara mal olmuş mübadele mekanizmasını (bankalar, kredi şirketleri vb.) nasıl olup da birkaç günde hayata geçirmeyi başardıkları bana açıklasınlar.” [80]

Marx, komünal mülkiyetin kapitalist gelişme karşısında şansı olduğuna inanmasa da kapitalist gelişmenin durdurulması ya da engellenmesinin komünal mülkiyete yaşama şansı vereceğine inanmıştır. Marx’a göre Rusya özelinde;

‘’[…] elverişli iç koşullar sağlandığı ve komün despotik ve yarı-feodal sömürünün baskısından kurtarıldığı takdirde –ki bu Rusya’da ancak bir halk devrimi ile sağlanabilirdi– hayatiyetlerini koruyan komünal şekiller sosyalist dönüşümler için bir başlangıç noktası olabilirdi.’’

Marx yine üst-yapının üretici güçler üzerindeki etkisini vurgular:

“Rusya komününün hayatını tehdit eden ne tarihsel bir kaçınılmazlık ne de teoridir: devlet baskısı ve köylülerin harcanması pahasına devletin güçlendirdiği kapitalist davetsiz misafirlerin sömürüsüdür.” [81]

Ancak Marx komünal mülkiyet konusunda idealist değildi: Marx’a göre komünal toplum ve üretim ilişkileri mutlak korunması gereken ya da gelişmiş üretim modellerine, olduğu gibi, tercih edilebilecek bir yapı değildi. Buna göre;

“Rusya komününün (gelişim yolundaki) korunmasına elverişli bir diğer olgu da, sadece kapitalist üretimle çağdaş olması değil, toplumsal sistemin değişmeden kaldığı bir devirde varlığını sürdürmüş olmasıdır.” [82]

Marx, bu materyalist bakış açısı ile üretim sisteminin izleyeceği yolu nesnelerin çatışmasındaki güç oranının çizeceğini söylemiştir:

“[…] ya ima ettiği özel mülkiyet öğesinin kolektif öğe üzerinde üstünlük sağlar ya da tersi gerçekleşir. Her şey içinde yer aldığı tarihsel bağlama bağlıdır… her iki çözüm de a priori olasılıklarıdır ancak her biri, doğal olarak tümüyle farklı bir tarihsel bağlam gerektirir.” [83]

Gailey bu verilenlerin ışığında yerinde bir özet yaparak şöyle yazar:

“[…] Marx’ın komünizm kavramı, bir yandan kapitalizmde gelişen teknolojileri ve daha geniş kapsamlı iletişim yeteneklerini, diğer yandan ilkel toplumların özel mülkiyet içermeyen ve sınıfsız iş bölümü yapılarının yeniden kurulmasını kapsar. Devletin yapısı, hem daha erken komünal toplumlardan sınıf temelli toplumlara tarihsel dönüşümler açısından, hem de sosyalist geçişlerde, komünizme ulaşmanın önündeki olası engeller açısından merkezidir.” [84]

Buradan çıkarılacak üç sonuç bulunmaktadır. Birincisi, üretici güçlerin yeterli olarak gelişmediği ülkelerde sosyalist topluma ulaşmak için kapitalist aşamadan geçilmesine gerek olmadığıdır. İkincisi, bu toplumsal dönüşümün bir politik üst-yapı devrimi ile mümkün olduğudur. Son olarak ise, dönüşüm sonrası üretici güçlerin gelişmesi ve üretimin artması sürecinin, üst-yapının kontrolü altında, kapitalist üretim biçimine özgü birtakım önlemlerden vareste tutulmamaklığıdır.

IV) Sonuç

Politik devrimle ele geçirilen üst-yapının, karşısında yer alanlar ile bir mücadeleye gireceği ve bu mücadelenin güç ilişkileri neticesinde çözüleceği bellidir. Bu noktada, Marx’a göre, üst-yapı sahip olduğu zor aygıtlarını hem içten hem de dıştan gelecek tehditlere karşı kullanmak zorunda kalacaktır. Üst-yapıya egemen olan, üretici güçleri geliştirdiği oranda onlara dayanacak ve kendi dışında kalanlara dışsal olacaktır. Bu dışsallık, üst-yapının gerici karşıtlarıyla mücadelesinde ‘zor’ olarak kendini açığa vuracaktır:

“[…] uyulması gereken kurallar bir kez küçük, doğal grubun dışında kalan ve onun bir parçasını teşkil etmeyen bir otoriteden çıktı mı, örfi hukukunkiyle hiç bağdaşmayan bir karaktere bürünür. Batıl inancın yardımını kaybederler (mesela Hristiyanlık Dini. Roma Kilisesi?), muhtemelen fikirle ilgili olanı, kesinlikle kendiliğinden gelen bir tepkiyle. Yasanın arkasındaki güç, bu yüzden, daha ilkel toplumlarda pek bilinmeyen bir dereceye kadar salt zorlayıcı güç olarak gelir. Dahası, birçok cemaatte bu güç ona maruz kalan bireyler yığınından çok uzak bir mesafede eylemek zorundadır, ve bu yüzden onu uygulayan Egemen tecrit edilmiş eylemler ve bireylerden ziyade büyük eylem sınıfları ve kişi sınıflarıyla uğraşmak durumundadır. Bu yüzden, onların “yasalarının” kayıtsızlığı, boyun eğmezliği ve genelliği.” [85]

Marx’ın bu değerlendirmesinde görülen ve bu makalenin kapsamını belirleyen, üç nokta ortaya çıkmaktadır.

     Üst-yapının önemi,

     Üretici güçlerin ilerlemeci doğası,

     Politik devrim.

Politik devrim ile ele geçirilen üst-yapı, devrim ve rejimin devamı için, şartları devam ettikçe korunması ve gerektiğinde güçlendirilmesi gereken bir olgudur. Üst-yapı, üretici güçlerin teknolojik olarak gelişmelerini teşvik edecek ve onların verimlilikleri ile ilgili gerekli önlemleri alacaktır. Bu üst-yapı gerektiğinde kapitalist teknoloji ve üretim şemalarını da benimsemekten çekinmeyecektir. Üst-yapı, toplum ve üretim düzlemleri üzerinde bulunan bir kabuk gibi politik ve toplumsal geri dönüşleri ve karşı devrimci filizleri kontrol edecektir.

Üst-yapının korunması onu politik bir devrimle fethedenler ve dayandıkları güçler için ayrıca elzemdir. Üst-yapının ele geçirilmesi mutlaka toplumun çoğunluğuna dayanan bir hareket olmak zorunda değildir. Bu nedenle, üst-yapı hem üretici güçlerin gelişmesi hem de bu sürecin fiilen devamı için korunmalı ve anti-kapitalist önlemlerle üretici güçlerin gelişmesi sırasında ortaya çıkabilecek kapitalist ya da anti-sosyalist gelişmelere karşı aygıtsal nitelikleri ile bağdaşan önlemler alınmalıdır. Marx’ın da belirttiği gibi, üst-yapı bu düzeyde salt zor aygıtı olarak da gözükebilir. Marx üst-yapının böyle dönemlerde salt zor aygıtı niteliğini taşımasının meşruiyetini sorgulamamıştır. Marx’ın Etnoloji Defterleri’nde üst-yapının ön açıcı niteliğini belirttiği alıntılar, politik devrimle ele geçirilmiş bir üst-yapı için de gayet meşrudur.

Ezilenlerin iktidar olduğu bir coğrafya/ülke, kapitalist dünya tarafından iyi karşılanmayacak ve yok edilmesi için dolaylı veya doğrudan müdahalelerle karşılaşacaktır. Bu tür saldırılara gelişmiş teknoloji kullanan, verimliliği ve niteliği artmış bir üretici güçler ile birlikte somut koşulları gözeten bir politik perspektifle karşılık verilebilir.

Devletin kökeni ve karakteri bu çalışmayı aşan bir konudur. Bu çalışmanın sınırları dâhilinde söylenebilecek olan, politik devrimin karakterine ilişkindir: zor, bir dayatma, otoriter bir hareket. Üst-yapının ele geçirilmesi, bu konumun korunmasını da zorunlu kılar.

Üst-yapı ile üretici güçlerin ontolojik özelliği farklılık arz eder. Üretici güçlerde bir kopuş değil süreç söz konusudur. Üretici güçlerin gelişme seviyesi üst-yapının kapitalist dünya ile rekabetinin temelini oluşturur. Üretim sürecinin modernleşmesi, birim başına verimliliğin artması ve yeniliklerin ortaya çıkarılması ile adaptasyon bu konuda akla ilk gelen unsurlardır. Bunların başarılması üst-yapının ele geçirilmesiyle üretici güçlerin önlerinin açılmasına bağlıdır. Üretici güçlerin önlerinin açılması, üst-yapının, gelişmenin önündeki engellerle mücadele etmesiyle olur.

Üst-yapı sadece ülke içi ölçekte değil kapitalist devletlere karşı da savunma yapmalıdır. Kapitalist devletler, üst-yapının devrimle ele geçirildiği bir coğrafyayı, nesnenin tabiatı gereği, kabul edemezler. Böyle bir hamleye karşı bu devletler her türlü müdahaleye başvurabilirler. Bu da, aynı ülkesel ölçekte olduğu gibi, bir güç mücadelesi şeklinde gerçekleşecektir. İşte böyle bir güç mücadelesi ancak üst-yapı yeterli güçte olduğu sürece sürdürülebilir.

Son olarak şunun belirtilmesi önemlidir:

“Hukuksal yapılar, üretken güçlerin kolladığı ekonomi biçimlerini ilerletme ya da engellemelerine göre yükselirler ve düşerler. Mülkiyet ilişkileri, sahip oldukları niteliğe, üretim ilişkileri o niteliğe sahip olmalarını gerektirdiği için sahiptirler.” [86]

Cohen’in burada belirttiği husus üretici güçlerin belirleyiciliğinin kısa bir tanımıdır. Burada Cohen, üst-yapının gücünü üretici güçleri ilerletmesiyle açıklamaktadır. Cohen devamında üst-yapı ile üretici güçler arasındaki ilişkiyi ‘işlevsel’ olarak nitelendirir:

“Mülkiyet ilişkileri, öyle oluşları ‒üretken güçlerin talep ettiği‒ üretim ilişkilerinin başlatılmasına ya da sürdürülmesine yaradıkları için oldukları gibidirler.” [87]

Cohen’in bakış açısına kısmen katılıyoruz. Üretici güçlerin gelişmesinde üst-yapının etkisini kabul ediyoruz, hatta bunun bir gereklilik olduğunu söylüyoruz. Fakat Cohen’in bir adım ilerisine geçiyoruz ve üst-yapının politik-pratik bir perspektifle üretici güçlerin gelişme evrelerinde ortaya çıkarabilecekleri olumsuzlukları, belki üretici güçlerin rızası hilafına, ortadan kaldırabileceğini ileri sürüyoruz. Özet olarak bizim iddiamız, üst-yapının belli durum ve oranlarda üretici güçlerden bağımsız olabileceği ve bu olasılığın zorunluluk düzleminin bir sonucu olduğudur. Burada da devreye üst-yapının zor aygıtı niteliği girmektedir. Burada söz konusu olan, üst-yapı tarafından kullanılacak zorun, üst-yapının ‘özerkliğinden’ kaynaklanabileceği ama genel kuralın bu zorun kullanılmasının üretici güçlerin gelişmesiyle bağlantılı olduğudur. Yani Engels’in belirttiği gibi, zor sadece bir araçtır, amaç ekonomik avantajdır. [88]

Çalışmamızın kısmi bir özeti gibi de düşünülebilecek olduğu için son sözü Cohen’e bırakalım:

“Şimdi, üretken güçler mülkiyet ilişkileriyle “çatışma içine” girdiklerinde bunun nedeninin, güçlerin, mülkiyet ilişkilerinin formüle edip koruduğu üretim ilişkileriyle çatışması olduğunu söyleyebiliriz. Çözüm, ya üretim ilişkilerinde, sonradan hizaya gelmek üzere hukuku ihlal eden bir değişimdir, ya da hukukta, üretim ilişkilerinde bir değişimi kolaylaştıran değişikliktir. Tarih her iki çözümle de doludur.” [89]

Kaynakça

        Cohen, A, G. (1998) Karl Marx’ın Tarih Teorisi. Toplumsal Dönüşüm Yayınları: İstanbul.

        Cohen, A, G. (2007) Üretken Güçlerin Önceliği. Teori ve Politika S.44. ss. 69-106.

        Engels, F (1975a) Anti-Dühring. Sol Yayınları: Ankara.

        Engels, F. (1975b) Doğanın Diyalektiği. Sol Yayınları: Ankara.

        Engels, F. (1977) Rusya’da Toplumsal İlişkiler Üzerine. Karl Marx- Fredrich Engels Seçme Yapıtlar II. Sol Yayınları: Ankara.

        Engels, F. (1999) Köylüler Savaşı. Sol Yayınları: Ankara.

        Fedoseyev.P.A, vd. (2008) Karl Marx: Biyografi. Sorun Yayınları: İstanbul.

        Gailey, W, C. (2008) Marx’ın Etnolojik Not Defterleri’nde Devlet, Toplum ve Toplumsal Evrim Sorunları. Teori ve Politika. Sayı: 50. ss. 79-102.

        Krader, L. (1974) The Ethnological Notebooks of Karl Marx. Van Gorcum & Comp. BV.: Assen.

        Lenin, V, I. (1975) Marx ve Engels. Köz Yayınları: İstanbul.

        Lenin, V, I. (1990) Ne Yapmalı?. Sol Yayınları: Ankara.

        Marx, K. (1976) Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı. Sol Yayınları: Ankara.

        Marx, K (1997) Kapital Birinci Cilt. Sol Yayınları: Ankara.

        Marx, K. (2009) Formen. Sol Yayınları: Ankara. 

        Marx, K (2013). Etnoloji Defterleri. Hil Yayınları: İstanbul.

        Marx, K, Engels, F (2013). Alman İdeolojisi Evrensel Yayınları: İstanbul.

        Nicolaievsky, B. Maenchen-Helfen, O. (2010) İnsan ve Savaşçı: Karl Marx. Akademi Yayınları.

        Shain, T. (1983) Late Marx and the Russian Road: Marx and “The Peripheries of Capitalism” Monthly Review Press: New York.

        Timpanaro, S. (1997) Materyalizm Üzerine Düşünceler. Teori ve Politika, Sayı 7. ss. 44-72.

 



[1] Marx, K, Engels, F (2013).

[2] Marx, K, Engels, F (2013). s. 31.

[3] Marx, K, Engels, F (2013). s. 41.

[4] Marx, K, Engels, F (2013). s. 71

[5] Marx, K, Engels, F (2013). s. 67

[6] Engels, F. (1999) s. 21

[7] Engels, F. (1999). s. 50.

[8] Engels, F. (1999). s. 130-1.

[9] Marx, K. (2009) s. 26-27.

[10] Marx, K. (2009). s. 30-31.

[11] Marx, K. (2009). s. 32.

[12] Marx, K. (2009). s. 33.

[13] Marx, K. (2009). s. 33-34.

[14] Marx, K. (2009). s. 41.

[15] Marx, K. (2009). s. 47-48.

[16] Engels, F. (1977) s. 463.

[17] Engels, F. (1977). s. 467.

[18] Engels, F. (1977). s. 471.

[19] Engels, F. (1977). s. 482-483

[20] Engels, F. (1977s. 485.

[21] Engels, F. (1977) s. 485.

[22] Engels, F. (1977) s. 489.

[23] Engels, F. (1975b) s. 208-209.

[24] Engels, F. (1975b) s. 212.

[25] Engels, F (1975a) s. 599.

[26] Marx, K (1997) s. 338

[27] Marx, K (1997) s. 466.

[28] Marx, K (1997) s. 467.

[29] Marx, K (1997) s. 155.

[30] Marx, K (1997) s. 171.

[31] Marx, K (1997) s. 324.

[32] Marx, K (1997) s. 352.

[33] Marx, K (1997) s. 352.

[34] Marx, K (1997) s. 488.

[35] Marx, K (1997) s. 138

[36] Marx, K (1997) s. 91.

[37] Marx, K (1997) s. 685-686.

[38] Marx, K (1997) s. 677.

[39] Marx, K (1997) s. 679

[40] Marx, K (1997) s. 679.

[41] Marx, K (1997) s. 679.

[42] Marx, K (1997) s. 680.

[43] Marx, K (1997) s. 680.

[44] Marx, K (1997) s. 687. Bu noktada iki ilginç araştırma ve tartışma konusu olabilir: 1- Sovyetlerin yıkılmasını takiben oligarkların ortaya çıkması bu tarz bir ilkel birikim olarak kabul edilebilir mi? 2- Sosyalist devrimde uygulanacak mülksüzleştirme ilkel birikim olarak tanımlanabilir mi?

[45] Marx, K (1997) s. 716.

[46] Marx, K (1997) s. 718-719.

[47] Marx, K (1997) s. 726-727.

[48] Marx, K (2013). s. 142.

[49] Gailey, W, C. (2008) s. 79.

[50] Gailey, W, C. (2008) s. 80.

[51] Gailey, W, C. (2008) s. 83.

[52] Gailey, W, C. (2008) s. 83.

[53] Gailey, W, C. (2008) s. 86.

[54] Marx, K (2013). s. 32.

[55] Marx, K (2013). s. 38.

[56] Marx, K (2013). s. 38.

[57] Marx, K (2013). s. 44.

[58] Marx, K (2013). s. 41.

[59] Marx, K (2013). s. 117.

[60] Marx, K (2013). s. 46.

[61] Marx, K (2013). s. 274.

[62] Marx, K (2013). s. 94-5.

[63] Marx, K (2013). s. 115.

[64] Marx, K (2013). s. 112.

[65] Thukydides’ten aktaran Marx, K (2013). s. 279.

[66] Marx, K (2013). s. 125, passim.

[67] Marx, K (2013). s. 219.

[68] Marx, K (2013). s. 246.

[69] Marx, K (2013). s. 249.

[70] Marx, K (2013). s. 246.

[71] Marx, K (2013). s. 126.

[72] Marx, K (2013). s. 247

[73] Marx, K (2013). s. 253-254.

[74] Marx, K (2013). s. 127.

[75] Marx, K (2013). s. 82.

[76] Marx, K (2013). s. 78.

[77] Shain, T. (1983) s. 98.

[78] Gailey, W, C. (2008) s. 90.

[79] Marx’tan aktaran Shanin, T (1983). s. 102.

[80] Marx’tan aktaran Shanin, T (1983). s. 102-103.

[81] Marx’tan aktaran Shanin, T (1983). s. 104-105.

[82] Marx’tan aktaran Shanin, T (1983). s. 107.

[83] Marx’tan aktaran Shanin, T (1983). s. 109.

[84] Gailey, W, C. (2008) s. 95.

[85] Marx, K (2013). s. 254.

[86] Cohen, A, G. (1998) s. 265.

[87] Cohen, A, G. (1998). s. 266.

[88] Engels, F. (1975). s. 268

[89] Cohen, A, G. (1998). s. 269.

Okunma 833 kez