Cuma, 10 Aralık 2021 16:24

Bay Öndül’ün Masalları ya da Hangi İnsanların Hakları?

Yazan
14 Ekim 2019'da yitirdiğimiz Garbis Altınoğlu, ölümüyle unutulmaya terk edilmemesi gereken yazılar kaleme aldı. Altınoğlu'nun yazılarının -bizce küçük bir yön dışında- temel özelliği, artık dağılmaya yüz tutan Marksist-Leninist doğrultuyu yansıtmasıydı. Bu nitelik, bizi ona karşı yükümlü kılmaya yeter. Bu bağlamda, Garbis Altınoğlu'nun konjonktüre uygun düştüğünü  değerlendirdiğimiz yazılarına Kürsü köşemizde yer veriyoruz.
Teori ve Politika 

2-4 Ekim 1999

Garbis Altınoğlu

Özgür Politika’nın 22 Eylül 1999 tarihli sayısında, okuyucuya ilk bakışta Genelkurmayın ya da Hükümetin bir temsilcisi tarafından kaleme alınmış olduğu izlenimini veren bir yazı yayımlandı. Bu yazı, İHD Genel Başkanı Hüsnü Öndül’ün imzasını taşıyordu. Ama ne yazık ki, az çok tutarlı bir insan hakları savaşımının ve az çok tutarlı bir burjuva demokratizminin damgasını vurması beklenen bu yazı, yalnızca devrim ve sosyalizm dâvâsına değil, ama aynı zamanda Kürt halkına ve ulusal hareketine, ülkemizdeki demokrasi ve insan hakları kavgasına sinsi ve üstü örtülü bir düşmanlıkla nitelenmişti. Aşağıdaki yazı bunu göstermeye çalışacaktır.    

Öndül, Türkiye’de demokrasi sorununun en önemli halkasının Kürt sorunu olduğunu belirttikten sonra sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bu ifade tarzı, sistemi demokratik olarak niteleyenlere, ‘sistem demokratik değildir’ demektir. ‘Sistemi demokratikleştir, insan hakları ve demokratik standartları ulusalüstü insan hakları belgelerindeki standartlara yükselt’ demektir.” (1)

Acaba İHD Genel Başkanı, ağzına pelesenk ettiği “demokrasi” sözcüğünden ne anlıyor, insanlığın demokratikleşme alanında kaydettiği mesafeyi neye bağlıyor? “Sistemi demokratik olarak niteleyenlere”, yani ülkedeki düzenin bekçilerine seslendiğine, “insan hakları ve demokratik standartları yükselt”meyi onlardan beklediğine bakılırsa o, gerek ülkemizde ve gerekse dünyada demokratikleşme alanında katedilen mesafenin, işçilerin ve diğer emekçilerin ödedikleri büyük bedeller karşılığında elde edildiğini bilmemekte ya da bilmezden gelmektedir. Öndül; olduğu kadarıyla günümüzdeki burjuva demokrasisinin temelinde Britanya’daki 1648 devriminin, Fransa’daki 1789 burjuva-demokratik devriminin, Britanya’daki 1830’ların Çartist hareketinin, Fransa’daki 1871 Paris Komünü ayaklanmasının, Rusya’daki 1917 Şubat ve Ekim devrimlerinin, İkinci Dünya Savaşında Alman, İtalyan ve Japon faşizmine karşı sürdürülen görkemli kavganın, 1949 Çin devriminin ve işçilerin ve diğer emekçilerin gerçekleştirdiği daha bir dizi devrimin ve devrimci kitle hareketinin yattığını unutmuş, ya da belki de hiçbir zaman öğrenmemiştir. O, demokratik hakları, egemen sınıfların, aristokratların, tekelci burjuvaların ve sömürgecilerin ezilen yığınlara, avama, çulsuzlara, “demos”a bağışladığı bir armağan gibi algılamakta ve bugün de “Sistemi demokratikleştir” diye seslendiği tepedekilerin, yani Süleyman Demirel’lerin, Hüseyin Kıvrıkoğlu’ların, Bülent Ecevit’lerin, Devlet Bahçeli’lerin “ayaktakımı”na haklar bağışlamasını beklemektedir. Onun son dönemdeki af tartışmaları sırasında yaptığı açıklamalarda kimin kimi affetmesi gerektiğini unutarak, hep genel affın “kapsamlı olması” gerektiğini savunmuş olması da bunu gösteriyor.

Böylelikle o tek sözcükle, anti-demokratik bir konumda olduğunu göstermektedir; ezilen yığınlarla egemen sınıfları ve onların devletini -ikincilerin yararına- uzlaştırmaya, daha da kötüsü “toplumsal barış”ı savunma görüntüsü altında işçi sınıfının ve diğer ezilen yığınların ulusal kurtuluş, demokrasi ve sosyalizm kavgasını yolundan saptırmaya çalışan bir liberal-gerici olduğunu kanıtlamaktadır.

Egemen sınıfları demokratikleşmenin temel öznesi ya da temel öznelerinden biri olarak gören bay Öndül şöyle sürdürüyor sözlerini:

“Biz, karar vericilere, toplumların geleceğinin duygularla değil, akıl ile plânlanacağını söylüyoruz... Bu noktada, kine, intikama, nefret duygularına, zafer ya da yenilgi ajitasyonuna ve propagandasına yer verilemeyeceğine işaret etmek istiyoruz...” (2)

Sayın çok bilgili İHD Genel Başkanı “karar vericilere” akıl veriyor ve onlara duygusal değil, rasyonel davranmaları gerektiğini söylüyor. Yani o, bu düzenin sâhiplerine, yani bankaları, tekelleri, fabrikaları ve devlet aygıtını elinde bulunduran baylara ve bayanlara, onyıllardır bu ülkeyi yöneten ve milyonlarca çocuk ve kadın işçi de içinde olmak üzere işçilerin ve diğer emekçilerin kanını emenlere ve dökenlere, Kürt halkına karşı bir dizi katliam ve sayısız cinâyet gerçekleştirmiş ve gerçekleştirmekte olan egemen sınıflara, Susurluk’un mimarlarına, faili meçhullerin ve gözaltında kayıpların sorumlularına, Kontrgerilla şeflerine, ülkemizi ABD emperyalizminin Irak’a, Yugoslavya’ya ve diğer bölge ülkeleri ve halklarına yönelik saldırılarının üssü hâline getirmiş ve getirmekte olanlara, yurdumuzun zenginliklerini “özelleştirme” adına emperyalist burjuvaziye peşkeş çekenlere tavsiyelerde bulunuyor. Hem de insan hakları ve demokrasi adına!    

Önce kendisine, egemen sınıfların kendi çıkarlarının nerede yattığını pekâlâ bildiklerini, dolayısıyla onların bay Öndül’ün ve benzerlerinin “parlak” düşüncelerine pek de gereksinim duymayacaklarını anımsatmalıyım. Gene de kendisinin bileceği bir şey tabiî. Ne de olsa ülkemizde insanların diledikleri mesleği seçme özgürlüğü var. Ne var ki, o zaman kendisine yanlış koltukta oturduğunu söylemek gerekecek. Bu durumda bay Öndül’ün yerinin İHD Genel Başkanlığı koltuğu değil, burjuva hükümetinin insan hakları danışmanlığı koltuğu olması ya da kendisinin İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Ali İrtemçelik’in makamına aday olduğunu açıklaması gerekirdi. Tabiî o, bu verilerin ışığında kendisinin, işçileri ve diğer emekçileri ve Kürt halkını aldatmaya, onların demokrasi, ulusal bağımsızlık ve sosyalizm kavgasını yolundan saptırmaya çalıştığını ve objektif olarak egemen sınıfların bir ajanı gibi davrandığını söylememden alınmamalıdır. Öndül daha sonra şöyle buyuruyor:

“... bir siyasal organizasyon (devlet de bir siyasal organizasyondur, ama bunu devlet dışı organizasyonlar açısından söylüyoruz) silâhla, şiddet araçlarıyla ve şiddet uygulayarak bir kişiye, bir topluluk ya da halka bir şeyi belirli bir süre yaptırabilir, onu susturabilir de... Bir devlet de, otoritesini silâhla, şiddet araçlarıyla ve bunları ölçüsüz ve hukuka aykırı olarak kullanmak suretiyle sağlayabilir... Görünürde sükûnet sağlanmış olabilir. Her iki durumda da ve her tür siyasal organizasyon açısından da, sözkonusu olan, halkın beyninde ve yüreğindeki nüfuz alanıdır. Bununsa, silâhla ve genel olarak zor araçlarıyla sağlanamayacağı açıktır.” (3)

Bay Öndül’ün “devlet dışı organizasyonlar”a, yani esas itibariyle burjuva devletlerine karşı savaşım veren komünist, devrimci ve ulusal kurtuluşçu örgütlere yaptığı bu göndermenin, sıkıyönetim komutanlarının ya da burjuva polis şeflerinin söylediklerinden bir farkını gören varsa beri gelsin. O, PKK da içinde olmak üzere ulusal ve toplumsal kurtuluş hareketlerinin kendi otoritelerini, “halkın beyninde ve yüreğinde” bir “nüfuz alanı” yaratarak değil, “silâhla, şiddet araçlarıyla ve şiddet uygulayarak” oluşturduklarını ileri sürerken, egemen sınıfların kara çalmalarını yinelemekten ileri gidemiyor. Yani sayın Genel Başkana göre, düzene karşı devrimci şiddet yöntemleriyle kavga veren örgütler otoritelerini “silâhla, şiddet araçlarıyla ve şiddet uygulayarak” sağlamaktadırlar. Egemen sınıflara ve emperyalistlere, “çok aşırı gitmemek”, yani kendi deyişiyle “ölçüsüz ve hukuka aykırı ol”mamak kaydıyla ezilen sınıflara ve halklara beyaz terör uygulama hakkını tanırken, halkı bu haktan (devrimci teröre başvurma hakkı) yoksun bırakan bay Öndül’ün ne menem bir demokrat ve insan hakları savunucusu olduğu belli oluyor!   

Dünya deneyiminin de gösterdiği gibi, zaman zaman özellikle -PKK da içinde olmak üzere- küçük-burjuva devrimci ve ilerici hareketlerinin mutlaka eleştiri konusu yapılması gereken hatalı, yani yer yer halkı hedef alan şiddet uygulamalarına rastlanmaktadır. Ancak bu, asla, emperyalistlerin, sömürgecilerin ve egemen sınıfların ezilen sınıflara ve yığınlara karşı sistemli ve kitlesel bir biçimde uyguladıkları beyaz terörle, onların katliamları ve jenositleriyle aynı kefeye, aynı kategoriye konamaz. Her şey bir yana, böylesi bir yaklaşımın PKK’yi, onun devrimci mirasını ve Kürt halkını savunmakla da hiç ilgisinin bulunmadığı açıktır.

Öndül, Öcalan’ın Savunmasına da büyük değer biçiyor ve onu şu sözlerle övüyor:

“Böylece, Savunma, yıllardır geniş demokratik kamuoyunu oluşturan kesimlerle ortak bir paydada buluşmuştur. Kalkış noktaları ve gerekçelendirmeleri ve üslûbu ne olursa olsun toplumun çok farklı kesimlerinin tezleriyle, sonuçta, buluşulmuştur.”     

Öndül daha sonra şunları söylüyor:   

“İkinci temel tez ise, Savunmada genel bir değerlendirme, istek ve eğilim olarak beliren ve daha sonraki süreçte de tamamen silâhsız politik faaliyet perspektifidir. Bunun ilk adımı olmak üzere, silâhlı güçlerinin yurtdışına çıkarılmasıdır.   

“... Biz, politik çalışmanın barışçıl demokratik araç ve yöntemlerle yürütülmesini herkese tavsiye ve telkin ederiz... Dolayısıyla, PKK’nin en azından başlangıç olmak üzere, silâhlı gruplarını TC dışına çıkarması ve çatışmadan kaçınması, bu hâliyle bile memnuniyet vericidir...   

Tüm toplum kesimlerine düşenin de bu süreci derinleştirerek, hem devlet organlarının insan hakları ve demokratik standartları için çalışmak hem de PKK’nin bu çizgisinin derinleşerek silâhı politik çalışmada bir araç olmaktan çıkarma doğrultusundaki adımlarını realize etmesini istemektir... Böylelikle, hem hiçbir yurttaşımız -asker, polis, PKK militanı, ya da çatışmalardan zarar görmesi olası kişiler- zarar görmeyecek, hem de politika kendi doğal araç ve yöntemleriyle yapılabilecektir.” (4)

Bay Öndül’ün “altın top” olarak nitelediği Öcalan’ın Savunma’sının içeriğine ve tezlerine sâhip çıkması başlıbaşına bir talihsizlik olmuştur. Burada bunun ne anlama geldiği üzerinde uzun boylu durmayacak, ancak bir insan hakları savunucusunun, Öcalan’ın en iyimser anlatımla “son derece tartışmalı” olarak nitelenebilecek siyasal pozisyonuna kendisini ve başında bulunduğu derneği angaje etmesinin çok ağır bir hata olduğunu anımsatacağım. Öcalan’ın bugün “toplumun hangi “kesimlerinin tezleriyle buluşmuş” olduğu, mesajlarını “toplumun hangi kesimi” aracılığıyla ya da hangi kesiminin buyruklarıyla dışarıya ulaştırdığı bellidir. Sayın Genel Başkan hiç olmazsa, Türk burjuva devletinin güçlenmesini, bölgede lider ülke olmasını ve dolayısıyla yayılmacı savaşlara girişmesini savunan bir kişinin tezlerine angaje olmanın insan haklarını ya da Kürt halkının haklarını savunmayla bir ilişkisinin bulunup bulunmadığını dönüp bir kendine sormalıydı.    

Bay Öndül’e, “insan hakları savunucularının” asıl işlevinin “asker ve polis”lerin ve onların bağlı oldukları devletlerin değil, her türlü şiddet araçlarını kendi tekelinde bulunduran devletlere -ve o devletlerin askerleri ve polislerine- karşı yurttaşların haklarını savunmak olduğunu da anımsatmam gerekiyor. Onun yaklaşımının, burjuva insan hakları anlayışı bakımından bile son derece tuhaf ve anlaşılmaz olduğunun altı çizilmelidir. Ordu, polis, jandarma, istihbarat örgütleri, cezaevleri, mahkemeler gibi araçlara sâhip olan burjuva devletleri ve onların görevlileri, kendilerini yurttaşlarına, özellikle ezilen sınıf ve uluslardan yurttaşlarına karşı “savunmak” için yeterince donatılmış bulunuyorlar. Demek ki onların, kendilerini “savunmak” için Öndül gibi “insan hakları savaşçılarının” yardımına hiç de gereksinimleri yok. Hele “kendi” yurttaşlarının kanını dökmede “uluslararası standart”ların hayli üzerine çıkmış olan Türk burjuva devletinin ve onun asker ve polislerinin bu konuda hiç de sıkıntısı olduğu söylenemez. Daha geçen gün, Ankara’nın göbeğinde Ulucanlar Cezaevini basan bu katiller on canımıza kıymadılar mı? O hâlde bay Öndül’ün asker ve polislerin insan haklarını savunma konusundaki bu gayretkeşlik ve “duyarlılığı” tümüyle yersiz olmanın ötesinde düpedüz gerici bir nitelik taşımaktadır. Bu tutumun, yıllardır “neden öldürülen asker ve polislerin insan haklarını da savunmuyorsunuz?” yaygarasıyla insan hakları savaşçılarını ve ilerici aydınları korkutmaya ve köşeye sıkıştırmaya çalışan faşist rejimin ve onun asker ve polis kafalı yazarlarının baskısına boyun eğme anlamına geldiği açık değil mi?

Burada, tekelci burjuvazinin generallerinin ve polis şeflerinin sıradan asker ve polislerin haklarını savunma oyununu deşifre etmenin önemine de kısaca değinmeliyiz. Bu baylar ve bayanlar, geçici ya da kalıcı olarak sırtına asker ya da polis üniforması giydirdikleri ve böylelikle aldatarak ya da satın alarak kendi sınıf kardeşlerine ve diğer emekçilere kurşun sıkmaya, cop sallamaya koşullandırdıkları ve gerçek yerleri ezilen sınıfların ve Kürt ulusunun yanı olan asker ve polislerin çıkarlarını savunmuyorlar. Onlar, işçilerin, Kürt halkının ve devrimcilerin üzerine gönderdikleri sıradan askerleri ve polisleri değil, onların haklarını savunma görüntüsü altında sermayeyi, faşizmi ve emperyalizmi ve kendi klik çıkarlarını savunuyorlar.     

Ama daha da önemlisi burada bay Öndül’ün, “insan haklarının savunulması” olan kendi işlev ve yetki alanını aştığını, ezilen sınıfların ve ezilen ulusların kurtuluşuna ilişkin belirli bir yolun, en rezil ve en pespaye bir reformizm yolunun, egemen sınıflardan demokrasi ve insan hakları dilenme yolunun savunuculuğuna soyunmuş olmasıdır. Hattâ, yazdıklarını daha dikkatli bir biçimde okuduğumuzda bay Öndül’ün bunun da gerisine düşmüş olduğu görülecektir. Ezilen sınıfların ve ulusların “kurtuluşu” kavramını ağzına bile almayan bay Öndül aslında, tıpkı bay Öcalan’ın yaptığı gibi teslimiyet yolunu savunmaktadır. Öndül’ün, Öcalan’ın, “tamamen silâhsız politik faaliyet perspektifi”ni savunması ve PKK’nin “silâhlı güçlerinin yurtdışına çıkarılması”nı alkışlaması, “... politik çalışmanın barışçıl demokratik araç ve yöntemlerle yürütülmesini herkese tavsiye ve telkin” etmesi (abç) ve “Tüm toplum kesimlerine düşenin de bu süreci derinleştir”mek ve “PKK’nin bu çizgisinin derinleşerek silâhı politik çalışmada bir araç olmaktan çıkarma doğrultusundaki adımlarını realize etmesini istemek” olduğunu ileri sürmesi, nerede ve kimlerin yanında durduğunu gösteriyor. “PKK’nin en azından başlangıç olmak üzere, silâhlı gruplarını TC dışına çıkarması ve çatışmadan kaçınması”nı, bu hâliyle bile memnuniyet verici” bulan bay Öndül’ün yaklaşımıyla, bu adımı olumlu bulan, ancak bu örgütün aynı yolda daha da “ilerlemesini” ve bütün PKK militanlarının silâhlarıyla birlikte teslim olmalarını savunan Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun, Başbakan Bülent Ecevit’in ve diğerlerinin yaklaşımı arasında yalnızca bir nüans vardır.    

Burada bay Öndül’ün geçerken ve âmiyâne deyimle hiç de çaktırmadan, burjuva liberallerinin klasikleşmiş bir hilesine başvurduğunu da görüyoruz. O, “politik çalışmanın barışçıl demokratik araçlarla yürütülmesini herkese tavsiye ve telkin” etmekte (abç), yani “barışçıl” kavramıyla “demokratik” kavramını özdeşleştirmektedir. Aynı anlayışa göre “şiddet” ve “savaş” kavramları da anti-demokratik kavramıyla özdeşleşmiş olmaktadır! Bu, ezilen sınıfları ve halkları aldatmaya hizmet eden adi bir burjuva safsatasından başka bir şey değildir. Burjuvazi ve emperyalizm hiç de doğrudan ya da sözcüğün alışılmış anlamıyla şiddet kullanmaksızın da milyonlarca ve onmilyonlarca işçi ve emekçiyi yavaş ya da hızlı bir tempoyla katletmekte, yaralamakta ve sakat bırakmaktadır. Kapitalist sömürü sisteminin sürmesi ve bunun bir dizi alandaki doğrudan ve dolaylı sonuçları, gerek metropol ülkelerde ve gerekse özellikle bağımlı ülkelerde geniş işçi ve emekçi yığınlarının yaşamını cehenneme çevirmektedir. Ağır ve çetin çalışma koşulları, iş kazaları, ekonomik ambargo, sağlık ve sosyal sigorta sistemlerinin çöküşü, AIDS ve benzer hastalıkların yaygınlaşması, çevre kirliliği, uyuşturucu kullanımının artışı gibi nedenler her yıl milyonlarca ve milyonlarca kişinin yaşamına mal oluyor. 17 Ağustos depreminde onbinlerce insanımızın yaşamını yitirmesi bunun en taze örneklerinden biri değil midir?

Öte yandan, hangi aklıevvel Amerikan bağımsızlık savaşçılarının İngiliz sömürgecilerine karşı verdikleri bağımsızlık savaşını, Büyük Fransız Devriminin aristokrasiye ve karşı-devrimcilere uyguladığı terörü, işgal altındaki Avrupa ve Asya halklarının Nazizme, faşizme ve Japon militarizmine karşı yürüttükleri partizan savaşlarını ve benzerlerini şiddet içerdiği gerekçesiyle anti-demokratik ilân edebilir? Varsa yüreği etsin!   

Bay Öndül daha sonra şöyle diyor:

“Bu savaşta, her zaman da savaş yasalarına uyulmadığını, bundan da en çok sivillerin zarar gördüğünü belirtmemiz gerekir. Herhangi bir kesimi yargılamaksızın söylemeliyiz ki, ülkemizin insan, doğa ve ekonomik kaynaklarını tüketen bir savaştı bu.” (5)  

Bugün Kürdistan’da süregelen savaştan “Herhangi bir kesimi yargılamaksızın” söz etmek ve “Herhangi bir kesimi yargılamaksızın” savaş yasalarına uyulmadığından ve ülkenin insan, doğa ve ekonomik kaynaklarının tüketilmesinden yakınmak, bu savaşın sorumlularını gizlemekten ve Kürt halkına karşı işlenen ağır suçların üstünü örtmekten, yani generallerin ve polis şeflerinin yardakçılığını yapmaktan başka bir anlama gelebilir mi? Kürt halkının kanını oluk oluk akıtan ve onu vahşi bir ulusal boyunduruk altında tutmakta direten, PKK’nin bir dizi ateşkes girişimine kan ve ateşle yanıt veren ve varlığını bile kabul etmediği “Kürt sorunu”nu şiddet yoluyla çözmekte inat eden, savaş yasalarına uymamak ve kuralsız bir kirli savaş sürdürebilmek için Cenevre Antlaşması’nın hükümlerinin uygulanmasını kabul etmemekte direten ve şimdi bile “tam ve koşulsuz teslimiyet”ten azına razı olmadığı bilinen Türk egemen sınıfları ile Kürt halkı ve gerillaları nasıl olur da bu savaştan eşit ölçüde sorumlu tutulabilirler?

Hal böyleyken sayın Genel Başkanın, Türk egemen sınıflarını ve onları silâhlandıran ve destekleyen emperyalizmi mahkûm etmekten de kaçınması, tek sözcükle utanç vericidir. Eğer o az çok tutarlı bir burjuva demokratı, az çok tutarlı bir insan hakları savunucusu olmuş olsaydı, uluslararası burjuva hukukunun bundan onyıllarca önce -biçimsel bir tarzda da olsa- ezilen halkların baskıya karşı direniş hakkını kabul ve bu halkların sömürge boyunduruğu altında tutulmasını mahkûm ettiğini anımsardı. Örneğin, 10 Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin Giriş bölümünde,   

“İnsanın istibdat ve baskıya karşı, son çare olarak ayaklanmak zorunda kalmaması için, insan haklarının bir hukuk düzeni ile korunmasının zorunlu olduğu,” (6) belirtilmekte, yani insanın baskı ve istibdata karşı ayaklanması meşru görülmektedir. Öte yandan, 14 Aralık 1960 tarihli Sömürgelere ve Halklarına Bağımsızlık Güvencesine İlişkin Bildirge’de, emperyalist ve sömürgeci ülkelerin sömürgeleri silâhlı eylem yoluyla ve zorla boyunduruk altında tutması kınanmakta, bu ülkelerin halkları için,   

“4. Onları tam bağımsızlık ve ulusal ülkelerinin bütünlüğüne saygı gösterilmesi yolunda barışçı ve hür iradelerini kullanmaktan alakoyacak her çeşit baskı önlemleri ve bütün silâhlı eylemler durdurulmalıdır” (7) denmektedir.

Ben kendisine yalnızca şunu söyleyeceğim:   

“Bay Öndül, ezilen sınıflara ve ezilen uluslara ve bu arada PKK’ye ve Türkiye devrimci hareketine strateji ve taktik babında tavsiyelerde bulunmak, hele onlara, egemen sınıflara boyun eğmelerini önermeye cüret etmek sizin işiniz değildir. Lütfen haddinizi bilin ve çizmeyi aşmayın. Eğer Kürt ve Türk işçi sınıflarının ve halklarının kavgasına alçakgönüllü bir destek sunmak istiyorsanız, ülkemizde insan haklarına karşı Türk devleti ve onun asker ve polisleri tarafından her gün, her saat işlenmekte olan suçlara karşı durmanın ötesine geçmeyin. Eğer bunu da yapamıyorsanız, gölge etmemeniz ve köşenize çekilip oturmanız en hayırlısı olacaktır. Bu yolda ilerlemekte diretirseniz, sizi Türk burjuvazisinin ve Genelkurmayının bir ajanı olarak suçlamamızdan ve sergilememizden alınmamalısınız.”    

Bay Öndül’ün emperyalizme karşı savaşım ya da tutum alma diye bir derdi olmadığı, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesinden yana olmasından, hattâ buna can atmasından da anlaşılıyor. İnsan hakları savunuculuğunun, kişiyi Türkiye gibi bağımlı ülkelerin emperyalist sistemle daha fazla ekonomik ve siyasal “entegrasyonu”nun avukatlığını yapmakla yükümlü kıldığına inandığı anlaşılan bay Öndül bu konuda şunları söylüyor:   

“Savunma’da dile getirilen görüşlerin ve silâhsız politik perspektifin, gerilimi düşürdüğü bir olgudur. Bu durumun gelişme için elverişli bir ortam yarattığı da. Böyle bir durumda, AB üyeliği için de bir yol açılmış olmaktadır. Sınırları içinde büyük sosyal olayların ve silâhlı çatışmaların cereyan ettiği bir ülkeyi, AB’nin bünyesine katması ve bu çatışmalarda taraf durumuna düşmesini beklemek çok yanlış bir değerlendirme olur.   

“O nedenle, ılıman iklim ve silâhların kesin olarak susması perspektifi AB-Türkiye ilişkilerini müthiş etkilemiş ve Türkiye’ye inisiyatif kazandırmıştır.

“Belirtilen durumda, AB perspektifinin realize olması da bu iklimin devamına bağlıdır. Ölüm cezasının infazı ise, bırakınız AB perspektifinden ebediyyen uzaklaşılmasını, Avrupa Konseyi ve pek çok ikili ilişkinin dondurulması sonucunu doğuracaktır.” (8)   

İlahi bay Öndül; AB ve ABD emperyalistlerinin yalnızca Türkiye ve Kürdistan’daki bu çatışmada değil, Endonezya, Yugoslavya, Kolombiya, Batı Sahra, Filistin, Filipinler, Kongo, Sierra Leone, Peru, Güney Afrika vb. ülkelerdeki çatışmalarda da baştan beri taraf olduklarını, ateşteki kestanelerini başkalarına aldırmakta ustalaşmış olan AB emperyalistlerinin çoğu zaman bu savaşların açık ya da gizli tarafları olduğunu hâlâ anlayamamışsınız! Hadi bunu anlamadınız diyelim; daha geçenlerde, “aşırı solcu” bir gazetede değil, Milliyet gibi “saygın” bir burjuva gazetesinde yayımlanan “Özel Timleri ABD Eğitti” başlıklı haberi okumamış olabilir misiniz? (9) Her şey bir yana, bu emperyalist devletlerin senatolarında, parlamentolarında, basınında vb. Türkiye’ye satılan silâhlar ve işkence âletleri, bu ülkelerde eğitilen polis şefleri, Kontrgerilla ve Özel Tim elemanları konusunda yıllardır yapılan ikiyüzlü tartışmalardan, ABD, Almanya, Britanya gibi “çağdaş demokrasiyle” yönetilen ülkelerin o çok saygı duyduğunuz “seçkin” devlet başkanlarının, başbakanlarının ve bakanlarının PKK’nin önderlik ettiği Kürt ulusal hareketini “terörizm” demagojisiyle karaladığından ve böylelikle aynı zamanda Kürt halkına karşı sürdürülen kirli propaganda savaşına da bir taraf olarak katıldığından da habersizsiniz anlaşılan! Ya da belki, daha da kötüsü, habersizmiş gibi davranıyorsunuz!    

Bay Öndül’ün Osmanlı-Türk komprador aydınlarına özgü Batı hayranlığının ürünü olan Avrupa (ve ABD) tutkusunu, insan hakları savunuculuğuyla nasıl bağdaştırdığını açıklaması gerekiyor. Kendisine sormak gerekir: Türkiye’nin Almanya, Fransa, Britanya, İtalya gibi emperyalist ülkelere olan bağımlılığına karşı çıkmak ve bağımsızlığını savunmak yerine, bu bağımlılığın daha da derinleşmesinden yana olmak acaba ne menem bir insan hakları savunuculuğu oluyor? Emperyalizme bağımlılığı ve dolayısıyla onun sonuçlarını savunmak da bir çeşit insan hakları savunuculuğu olarak anlaşılabilir elbet. Ama bu, en tepedeki bir avuç “insanın” büyük çoğunluğu ve özellikle geri ve bağımlı ülkelerin işçi ve emekçi kitlelerini ezme ve sömürme “haklarının”, daha doğrusu imtiyazlarının “savunuculuğu” olacaktır.

Demek ki, gerçekten de “Tam Bir Yol Ayrımındayız.” Bay Öndül ve onun gibi düşünenler artık bir karar vermelidirler. Kimin ya da kimlerin, hangi insanların ya da hangi sınıfların haklarını savunacaklar? İliğine değin sömürülen işçilerin, kent ve kır yoksullarının haklarını mı, yoksa TÜSİAD patronlarının ve büyük tekelci burjuvaların haklarını mı? Evleri ve köyleri yakılan ve işkenceden geçirilen, çocukları kurşuna dizilen ve zindanlarda çürütülen ve ulusal haklarından yoksun bırakılan Kürt halkının haklarını mı, yoksa elleri Kürt ve Türk emekçilerinin ve devrimcilerinin kanlarıyla lekelenmiş Türk generallerinin ve Kontrgerilla ve polis şeflerinin haklarını mı? Dünyanın en zengin 200 kişisinin haklarını mı, yoksa can çekişmekte olan zavallı Afrika’nın ve diğer yoksul ülkelerin yüzmilyonlarca emekçisinin haklarını mı? Bay Clinton ve ortaklarının haklarını mı, yoksa 1991’den bu yana ekonomik ambargo terörünün yol açtığı yetersiz beslenme ve ilâç yokluğuna bağlı olarak 1,5 milyondan fazla ölü veren Irak halkının haklarını mı? Ve en sonuncusu 26 Eylül’de Ankara Kapalı Cezaevi’nde olmak üzere faşizmin zindanlarında yüzlercesi can veren devrimci tutsakların haklarını mı, yoksa onların katillerinin, cellatlarının ve işkencecilerinin haklarını mı? Özcesi, emperyalizmin ve burjuvazinin haklarını mı, yoksa proletaryanın ve ezilen halkların haklarını m? 

Notlar

(1) “Tam Bir Yol Ayrımındayız”, Özgür Politika, 22 Eylül 1999.

(2) aynı yerde.

(3) aynı yerde, abç.

(4) aynı yerde, abç.

(5) aynı yerde, abç.

(6) Mehmet Genç, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri, s. 239.

(7) aynı yerde, s. 248.

(8) “Tam Bir Yol Ayrımındayız”, Özgür Politika, 22 Eylül 1999.

(9) Milliyet’in 20 Eylül 1999 tarihli sayısında, Zafer Arapkirli’nin Londra’dan geçtiği bir haberde şöyle deniyordu:

“BM şemsiyesinde toplanan müdahale gücü, Doğu Timor’da bağımsızlık karşıtı milislere ve Endonezya özel birlikleriyle olası bir çatışmaya hazırlanırken, aynı birliklerin kısa bir süre öncesine kadar ABD ve Britanya tarafından eğitildiği ortaya çıktı.   

“Doğu Timor’daki vahşete katılan özel Endonezya timlerinin eğitimi için sadece Britanya’nın 1 milyon sterlin tutarında bir program uyguladığı ileri sürüldü.   

The Observer gazetesinin dün manşetten verdiği habere göre, ABD hükümetinin uyguladığı ‘Demir Denge’ adlı gizli bir program çerçevesinde Endonezya birliklerinin eğitimden geçtiği belirtildi.”

Bay Öndül’ün Masalları ya da Hangi İnsanların Hakları?’na EK

5 Aralık 2007

Garbis Altınoğlu

Nisan 2006’da Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde imzaya açılan bir bildiride PKK’ye “derhâl silâh bırak”ması yönünde bir çağrı yapılmıştı. Bunu, PKK ile TSK arasındaki çatışmaların durdurulması için daha Haziran 2005’te bir çağrı yapmış olan bir dizi liberal aydının “Silâhlar Sussun, Çatışmalar Bitsin” kampanyasını yenilemeleri izlemişti. Kampanyanın başını çeken Oya Baydar, Gençay Gürsoy ve Tarık Ziya Ekinci gibi isimler bu yolla Türkiye’de “barış isteyenler”in elinin güçlendirileceğini savunuyorlardı.

11 Eylül 2006’da DTP’nin PKK’ye ateşkes çağrısı yapmasının ardından bu inisiyatif yeniden canlandı: 13 Eylül 2006’da aralarında akademisyenlerin, eski milletvekillerinin, yazarların, gazetecilerin, baro başkanlarının, tabip odaları başkanlarının bulunduğu bir grup, “Türk ve Kürt Aydınlardan Şiddete Karşı Ortak Çağrı” başlığı ile 214 imzalı bir bildiri yayınladı. PKK’ye “önkoşulsuz silâh bırakma” çağrısı yapılan bu bildiride şöyle deniyordu:

“Bugüne kadar kaybettiklerimizin acısını yüreklerimizde hissediyoruz, bundan böyle yeni hayatların karartılmaması için, umarız, son kez sesleniyoruz: PKK silâhlı eylemlere önkoşulsuz olarak derhâl son vermeli, her türlü şiddet son bulmalı, sorunların barışçıl ve demokratik yollardan çözümüne olanak tanınmalıdır.”

Bilindiği gibi, geçmişte birkaç kez tek yanlı ateşkes ilân etmiş olan PKK bu çağrıyı dikkate alarak 1 Ekim 2006’da bir kez daha tek yanlı bir ateşkes ilân etmiş ve bunu 18 Mayıs 2007’ye kadar sürdürmüştü.

Zaman zaman yinelenen ve esas saldırgan taraf olan Türk burjuva devletine değil, PKK’ye yöneltilen bu türden silâh bırakma çağrıları, önemli can kayıplarına yol açan son çatışmaların (29 Eylül’de bir bölümü korucu 12 Kürt köylüsünün, 7 Ekim’de Gabar dağında 13 askerin ve 21 Ekim’de Dağlıca baskınında 12 askerin ölümü) ve özellikle de 5 Kasım’da yapılan Bush-Erdoğan görüşmesinin ardından yeniden yoğunlaştı. AKP hükümetinden liberal burjuva aydınlarına ve bir dizi Kürt burjuva siyasetçisine kadar uzanan geniş bir yelpazede yer alan çok sayıda kişi ve çevre PKK’yi, hem de bugünkü dünya, bölge ve ülke koşullarında tek yanlı olarak silâh bırakmaya çağırdı. Birkaç örnek üzerinde duralım:

“Alman Birlik 90/Yeşiller Partisi Eş Başkanı ve Almanya Federal Meclisi Alman-Türk Parlamenterler Dostluk Grubu Başkan Yardımcısı Claudia Roth, Ankara’da PKK’ye silâh bırakma çağrısı yaptı.” (VOA Ankara, 3 Ekim 2007)

“Patlayan her mayın, her bomba, PKK’nin aldığı her can, şovenizmin, düşmanlığın, ırkçı bir gelişmenin tohumlarını atıyor, ateşin bütün ülkeye yayılmasına yol açıyor... PKK derhâl silâh bırakmalı, saldırılarına son vermelidir. Devlet ve hükümet ise sorunun barışçıl zeminde çözülmesi için acil bir tavır göstermelidir.” (ÖDP Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Ufuk Uras, 17 Ekim 2007)

“Şimdi burada terörist, terör örgütü silâhı bırakacak. Silâhı bırakarak bir defa artık şehirli olacak. Dağı terk edecek. Bunu başardığı anda, bu kararı verebildiği anda, ben inanıyorum ki ülkemizde onlar da aileleriyle beraber huzuru yakalayacak ve bölge de aradığı huzura, istikrara süratle kavuşacak.” (Başbakan R. Tayyip Erdoğan, 20 Ekim 2007)

“Silâhlı yöntemler sorunların çözümüne çare olmaz. PKK’yi derhâl silâh bırakmaya davet ediyoruz. Sıkılan her kurşun, patlayan her mayının Türkiye’yi bir iç savaş ve çatışma ortamına doğru sürüklemesinden büyük kaygı duyuyoruz.” (İHD Genel Başkanı Hüsnü Öndül ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı Yavuz Önen’in 22 Ekim tarihli ortak açıklaması)

“Şiddeti reddeden, barışçıl demokratik yöntemi rehber edinmiş olan bizler, PKK’yi silâh bırakmaya çağırıyoruz.” (HAK-PAR ile KADEP’in 24 Ekim 2007 tarihli açıklaması)

Avrupa Parlamentosu 25 Ekim’de “tehditle orantılı bir şekilde ve uluslararası yasal araçlar ve standartlara da tam bir bağlılıkla terörizmle mücadeleyi sürdürmeye” gerek olduğuna dikkat çekti ve PKK’yi derhâl ve koşulsuz olarak ateşkes ilân etmeye çağırdı. (BİA Haber Merkezi, Strasbourg, 25 Ekim 2007)

“PKK şiddet politikasından mutlaka vazgeçmeli, süresiz olarak çatışmaya son verdiğini açıklamalı ve silâh bırakmalıdır. Şiddet politikası çıkmaz sokaktır.” (HAK-PAR Genel Başkanı Sertaç Bucak, 9 Kasım 2007)

“Kürt siyaseti, öncelikli olarak PKK’nin ciddi bir ateşkes ilân etmesini, sonra da silâh bırakma sürecine girmesini sağlamalıdır.” (Hasan Cemal, “PKK, Kürt Siyaseti ve Altı Maddelik Senaryo, 15 Kasım 2007)

“PKK’ye sesleniyoruz, silâhlı saldırılardan, bombalamalardan ve mayınlamalardan vazgeçin.” (ÖDP Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Ufuk Uras, 19 Kasım 2007)

“Bugün geldiğimiz noktada esasen hâlâ bir Martin Luther King Jr. aranıyor. Demokratik Toplum Partisi’nin bağımsız milletvekilleri bu yolu açabilirdi ama açmamayı tercih ettiler, PKK’ye terör örgütü damgasını vuramadılar, PKK terörüyle aralarına kesin bir çizgi, aşılamaz bir duvar çekemediler.” (İsmet Berkan, “Martin Luther King Jr.”, 21 Kasım 2007)

30 Kasım’da ise HPG adına yapılan ve bütün bu çağrılara verilen yanıt niteliği taşıyan açıklamada şöyle deniyordu:
“Hareketimizi silâhsızlandırma adı altında hazırlanan tasfiye planlarının boşa çıkarılması için direnişi yükseltelim. Apocu ruhla bugüne kadar nasıl direndik ve kazandıysak, bundan sonra da direnmeye ve kazanmaya devam edeceğiz.”

Burada PKK’nin -varsa eğer bir- stratejisi, pragmatik politikaları, zaman zaman ortaya koyduğu hatalı eylem tarzı, A. Öcalan’ın Şubat 1999’dan bu yana izlediği teslimiyetçi çizgi ve PKK’nin Güney Kürdistan’daki önderliğinin daha Irak’ın Mart 2003’de işgalinden önce sergilemeye başladığı ABD-yanlısı tutumu gibi başka yerlerde ele aldığım konulara girmeyeceğim. Detaylarına girmeksizin üzerinde duracağım konu, kendilerini Türk milliyetçiliğinin ve şovenizminin nüfuzundan kurtarmayı başaramamış olan Türk -ve Kürt- liberal burjuva aydınlarının objektif olarak gerici nitelik taşıyan ve aslında çatışmanın daha da derinleşmesine, savaşın ve şiddetin süreğenleşmesine ve siyasal gericiliğin ve faşizmin pekişmesine hizmet eden önerilerini bir “barış ve demokrasi” projesi olarak sunmaları olacak.

Bu ve benzer çağrıların mimarlarının burjuva dünya görüşlerinden kaynaklanan iki temel zaafı bulunuyor. Birincisi; bu çağrıları yapanlar ezen sınıf/ ulus ile ezilen sınıf/ ulus arasında ayrım yapmayı reddediyor, ezen ile ezileni aynı kefeye koyuyor ve yaşanan şiddet ortamının kökenlerine gözlerini yumuyorlar. Dolayısıyla onlar, ezilen sınıfın/ ulusun haklı ve savunma nitelikli şiddetiyle egemen sınıfların haksız ve saldırgan şiddetini aynılaştırarak, haklı ve haksız savaşlar arasındaki ayrımı reddederek kafa karışıklığına yol açıyorlar. Emperyalizme bağımlı Türk gerici egemen sınıflarının kendi barbar, kokuşmuş ve kanlı rejimlerini, milyonlarca asker, polis, istihbarat elemanının ezilen sınıf/ ulus üzerinde sistemli ve sürekli bir biçimde uyguladığı beyaz terör aracılığıyla sürdürdükleri unutmak suretiyle barış çağrısı yapılamaz. Barış isteyenler, onyıllardır Kürt halkına karşı çok sayıda insanlık suçu işlemiş ve işlemekte olan Türk gericilerini ve özellikle generallerini ve polis şeflerini suçlayarak ve onlardan hesap sorarak başlamalıdırlar işlerine.

İkincisi; -niyetleri ne olursa olsun- bu çağrıları yapanlar ezilen sınıfın/ ulusun elinde silâh bulundurmasını ve bulundurma hakkını reddediyor ve böylelikle elleri değişik ulus ve milliyetlerden milyonlarca işçi ve emekçinin kanlarıyla lekeli Türk gericilerinin şiddet tekelini ve onların ezilen ve sömürülen yığınlar üzerindeki sınıfsal/ ulusal boyunduruğunun sürmesini savunmuş oluyorlar. Onları Türk gericilerinden ayırt eden biricik husus, bu bay ve bayanların Ankara’daki katillere, ezilen sınıfa/ ulusa karşı uyguladıkları beyaz terörün dozajını azaltmalarını öğütlemeleridir. Ezilen ulusun elinde silâh bulundurmasını reddetmenin son çözümlemede Türkiye’nin “bölünmez bütünlüğü”nü ve eli kanlı Türk burjuva devletinin meşruiyetini savunma ve ezilen Kürt ulusunun kendi yazgısını belirleme, yani ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkını reddetme anlamına geldiği açıktır. Açıktır çünkü, devletin özü silâhlı kuvvettir. Bu hakkı reddetmek ve ilhakı, yani Kürt ulusunun zorla Türkiye sınırları içinde tutulmasını savunmak ise, Türk ulusunun üstünlüğünü ve ayrıcalığını savunmak ve “ulusal eşitlik” ilkesini reddetmek anlamına gelir. Bunun da demokratizmle ve/ ya da gerçek barış savunuculuğuyla ortak bir yanının olmadığı açıktır.

27-28 Ekim 2007 tarih ve “Kürt-Türk Sorununun Son Dönemeci” başlıklı yazımda şöyle demiştim:

“Türk şovenistlerinin, burjuva liberallerinin ve reformistlerin gerici tezlerinin aksine, ezilen ulusların ve onların siyasal temsilcisi konumundaki örgütlerin, silâhlı savaşım da içinde olmak üzere bütün meşru yol ve yöntemlere başvurma hakkı asla yadsınamaz. Bu bakımdan, burjuva-liberal ve burjuva-demokrat Türk (ve Kürt) aydınlarının, ülkemizde Kürt halkı başta gelmek üzere emekçi sınıflara, devrimci ve demokratik güçlere karşı sürdürülen savaşın ve beyaz terörün asıl sorumlusunun Türk gericiliği ve TSK olduğunu gözardı ederek değişik zamanlarda PKK’ye tek yanlı olarak silâh bırakma çağrısı yapmaları demokratizmle ve yaşamın gerçekleriyle hiçbir biçimde bağdaşmamaktadır. Bu ülkede öncelikle silâh bırakması daha doğrusu silâhsızlandırılması gereken güç, elleri değişik ulus ve milliyetlerden milyonlarca insanın kanlarıyla lekeli iğrenç Türk gericiliği ve onun öncü gücü olan askerî kliktir. Bununsa bir işçi-emekçi devrimi sorunu olduğu bellidir.”

Bunları söylemenin “barış karşıtı” ya da “savaş yanlısı” olma ve varolan çatışma ortamını sürdürmekten yana olma anlamına geldiğini söyleyen aptallar çıkacaktır elbet. Ancak işçi sınıfının ve ezilen halkların yüzlerce yıllık toplumsal savaşımlarının tarihi; gerçek barışın emperyalistler, sömürgeciler ve burjuvaziye boyun eğmek, onlardan barış dilemek suretiyle gerçekleşemeyeceğini, tam tersine böyle bir tutumun ezilen sınıflar/ halklar üzerindeki boyunduruğun daha da pekişmesine ve daha da uzun süre devam etmesine yol açacağını gösteren sayısız örnekle doludur. Savaşın ya da silâhlı direnişin ezilen sınıfa/ halka daha büyük acılar tattıracağı doğrudur. Gene de tarihsel deneyim ezilen sınıfların/ halkların, özellikle kendilerini aydınlatan tutarlı devrimci önderliklere sâhip oldukları koşullarda boyun eğmeyi ve teslimiyeti değil, direnmeyi ve meşru hakları için savaşmayı ve bunun gerektirdiği özverileri yapmayı yeğlediklerini göstermektedir. Lenin, “Sosyalizm ve Savaş: RSDİP’nin Savaşa Karşı Tutumu” adlı makalesinde haklı olarak şöyle diyordu:

“Sosyalistler, halklar arasındaki savaşları her zaman barbarca ve canavarca bularak kınamışlardır. Ancak, bizim savaşa karşı tutumumuz burjuva pasifistlerinin ve anarşistlerin tutumundan farklıdır. Her şeyden önce, biz, birincilerden bir yanda savaşlar ile öte yanda bir ülke içindeki sınıf savaşımı arasındaki kopmaz bağı anlamakla, sınıflar ortadan kaldırılmadan ve sosyalizm kurulmadan savaşların ortadan kaldırılmasının olanaksızlığını anlamakla ve iç savaşların, yani, ezilen sınıfın ezen sınıfa, kölelerin köle sâhiplerine, serflerin toprak ağalarına, ücretli işçilerin burjuvaziye karşı verdikleri savaşların haklılığını, ilericiliğini ve zorunluluğunu bütünüyle kabul etmekle ayrılırız.” (Collected Works, Cilt 21, s. 299)

Uzun sözün kısası, yukarda sözünü ettiğim barış çağrılarının mimarlarının ve destekçilerinin konumunun tutarlı demokratizm ve gerçek barış savunuculuğuyla bir bağlantısını kurmak olanaksızdır. Bu çağrılara imza koyan pek çok insanın iyi niyetlerle yola çıktığı, onların gerçekten de gerek Kürt gençlerinin ve gerekse üniformalı Türk işçi ve köylülerinin kaybından derin bir üzüntü duydukları kesin gibidir. Ama bu, ortak oldukları yaklaşımın gerici niteliğini ortadan kaldırmıyor; cehenneme giden yolun iyi niyet taşlarıyla döşendiğini belirten deyiş, böylelerinin durumuna tam olarak uymaktadır.

Dahası, bu çağrılar günümüz Türkiyesi’nin somut durumuyla da asla bağdaşmamaktadır. Pek çok verinin de göstermekte olduğu gibi, Kürt halkının ulusal ve demokratik özlemlerini onyıllardır sopa, dipçik ve kurşunla bastırmakta olan Türk gericilerinin son yıllarda ABD-İsrail-Britanya neo-faşist ekseniyle uyum içinde bir Türk-Kürt çatışmasını kışkırtmaya çalıştıkları ve kabaca 2005’ten itibaren PKK ve sempatizanlarının yanı sıra –söylem düzeyinde de- bir bütün olarak Kürt halkını hedef aldıkları olgusunun üzeri örtülerek gerçek bir barış çağrısı yapılamayacağı açık olmalıdır.

Bir yanlış anlamaya meydan vermemek için şunu da belirtmek gerekir: Kürt milliyetçilerinden farklı olarak tutarlı demokrat ve enternasyonalistler ve komünistler Kürt toplumunun “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kütle olduğu”nu varsaymazlar; onlar, bu toplum içinde de, aralarında uzlaşmaz sınıf çelişmeleri olan sömürücü ve sömürülen sınıflar bulunduğunun altını çizer ve Kürt ulusunun yazgısının Kürt işçilerinin ve diğer sömürülen emekçilerinin sınıfsal çıkarları doğrultusunda belirlenmesi için savaşım verirler. Bu bakımdan, mülk sâhibi sınıfların önderliğinde kurulabilecek en demokratik bir Kürt devletinin bile son çözümlemede, Kürt burjuvazisinin Kürt işçilerini ve kent ve kır yoksullarını ezmesinin ve sömürmesinin aracı olacağı tartışma götürmez.

Ancak bunun böyle olması, Cumhuriyet öncesinin emperyal ruh hâlinden bir türlü sıyrılamamış olan Türk gerici egemen sınıflarının ayrıcalıklarını savunmanın gerekçesi hâline getirilemeyeceği gibi, birilerinin de “barış”, “demokrasi”, “kardeşlik” gibi ayartıcı sözlerin arkasına saklanarak onlara payanda olmalarını haklı kılmaz. Lenin, “Sosyalist Devrim ve Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı (Tezler)” başlıklı makalesinin bir yerinde,

“Pratikte proletarya, ancak, cumhuriyet istemi dahil, tüm demokratik istemler uğruna savaşımını, burjuvaziyi devirmeyi amaçlayan devrimci savaşıma bağımlı kılarsa, kendi bağımsızlığını koruyabilir” (Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s. 155-56) diyor ve hemen arkasından anarşizmin teorisyeni Proudhon’un ulusal soruna yaklaşımının yanlışlığını ortaya koyarken şunları belirtiyordu:

“Öte yandan, ulusal sorunu ‘toplumsal devrim adına yadsımış olan’ Prudoncuların tersine Marx, her şeyden önce, gelişmiş ülkelerdeki proletaryanın sınıf savaşımının çıkarlarını göz önünde bulundurarak, enternasyonalizmin ve sosyalizmin temel ilkesini ileri sürmüştür: özetle, başka ulusları ezen bir ulusun özgür olamayacağını söylemiştir.” (aynı yerde, s. 156)

Bundan yaklaşık sekiz yıl önce yazmış olduğum bir makalede (“Bay Öndül’ün Masalları ya da Hangi İnsanların Hakları”), İHD Genel Başkanı Hüsnü Öndül’ün kişiliğinde işte bu liberal-gerici yaklaşımı eleştirmiştim. Bu yazı bir bakıma ilkinin bir devamı ya da eklentisi gibidir. Burada eleştirinin asıl hedefinin Hüsnü Öndül’ün kendisi ya da kişiliği olmaktan çok, onun önerilerinde anlatımını bulan bu hayli yaygın liberal-gerici zihniyet ve yaklaşım olduğunu özellikle belirtmek isterim. Ancak, yukarda bir bölümünü sunduğum 22 Ekim tarihli İHD-TİHV ortak açıklamasından anlaşılacağı gibi bay Öndül’ün -PKK’ye silâhlı siyaseti yasaklama- tutumunu bugün de aynen sürdürdüğünü belirtmeden geçemeyeceğim. Üstelik aradan geçen sekiz yıl içinde Türk egemen sınıflarının ve askerî kliğinin Kürt-düşmanı, barış-düşmanı, demokrasi-düşmanı çizgisini inat ve ısrarla sürdürdüğünü gösteren pek çok yeni veri ortaya çıkmış olduğu hâlde.

 

Okunma 1413 kez Son değişiklik Çarşamba, 05 Ocak 2022 14:36