Korkut Boratav’la söyleşi

Yazan
Sermaye İktidarı Söz Konusu Değil”
Korkut Boratav’la söyleşi

Jülide Yazıcı

TvP: Çin’i, baştan beri, temkinli ve araştırmacı bir ideolojik-politik iyimserlik denilebileceğini sandığımız yaklaşımla değerlendirme ufkunuzda tuttunuz. Ne alkışlayanlar arasında yer aldınız ne de kolayca eleştirenler arasında; Çin’deki ulaşabildiğiniz her gelişmenin sosyalizm deneyimleri bakımından ne gibi bir anlam ifade edebileceği üzerine sürekli kafa yorduğunuzu gösteren yazılar kaleme aldınız. “Çin’deki gelişmeler sosyalizmin, dolayısıyla insanlığın geleceğini yakından ilgilendiriyor, belirliyor. Bu nedenle izlemeyi, tartışmayı sürdürmek zorundayız” dediniz. (“Şi Jinping ve diğerleri”, 23.11.2012) Tipik olarak, kaleme aldığınız birçok yazı, “tartışmak üzere” türünden ifadelerle bitti. “Devrimci gençler”in, “bu nasıl bir sosyalizm?” diyebileceklerini düşünerek yazdınız. Onlara hak da verdiniz. Ama Çin üzerinde düşünmeye, Çin’de sosyalizm adına bir şeyler bulmaya ısrarla gayret ettiniz. Yaklaşımınız, çok zorlayıcı bir deneyim içindeki Çin’e sosyalist çevrelerin ilgisine meşruiyet kazandırıyor adeta.

Çin’e ilginizin sol kamuoyuna yansımayan, en azından bizim bilmediğimiz, belki kişisel denebilecek bir öyküsü var mı?

Boratav: 1964-1965 yıllarında Cambridge Üniversitesi’nde doktora sonrası araştırmalar için bir burs almış; sosyalist planlama model ve uygulamaları üzerinde çalışma fırsatı bulmuştum. Bu çalışmalarımı daha sonra Sosyalist Planlamada Gelişmeler başlıklı kitapta değerlendirdim.

O tarihlerde, Sovyet iktisatçıları planlamada piyasanın rolü üzerinde bir tartışma sürdürmekteydi. Tartışmaların bir aşamasında, satış hasılatı ile üretim maliyeti arasındaki farktan oluşan (ve bir “muhasebe kategorisi“  anlamındaki) işletme “kâr”ının, kaynak tahsisinde israfı önlemek için bir başarı göstergesi olarak kullanılması hususunda fikir birliği oluşmaktaydı.

Sovyet iktisatçılarının “liberal” bir kanadı, bu uzlaşmayı bir adım öteye taşımayı savundular; kısmen de başardılar: Bir “muhasebe kategorisi olan kâr”, işletme yönetici maaşlarına eklenen bir prim de oldu. Bu aşamayı, işletme yönetimine istihdam ve ücretler üzerinde ek yetkiler veren adımlar izledi. Böylece işletme yöneticisi ve işçiler arasında bölüşüm karşıtlığı oluştu. İşgücünün metalaşmasına, dolayısıyla sosyalizmin bünyesinde kapitalist bölüşüm karşıtlıklarının (“artık değer”in) filizlenmesine yol açan gelişmeler…

Bu tespitler, Sovyet sosyalizminin politik iktisadı ile ilgilidir. Öte yandan SSCB-KP’nin Stalin’in eleştirildiği 20’nci Kongresi sonrasında Sovyet ve Çin komünist partileri arasında çok daha kapsamlı görüş ayrılıkları çıkmıştı. İngiltere’den ayrılmam yaklaşırken Mao, Çin’de Kültür Devrimi’ni başlattı. Bu “devrim”, sosyalist bir toplumun kapitalizme dönüş tehlikesine, bu tehdidin yönetici kadrolara, özellikle partiye “kapitalizm yolcularının” sızmasından kaynaklandığına işaret ediyordu.

Benim sosyalist planlamadaki dönüşüm içinde tespit ettiğim kapitalizme dönüş eğilimi, o dönemde “liberal” eğilimli Sovyet iktisatçıları tarafından savunuluyordu. Bir anlamda SSCB’de “kapitalizm yolcusu iktisatçılar…” Bu benzetme, beni Mao’ya ve Çin’deki gelişmelere yöneltti. Mao’yu o dönemde okudum; ÇKP kaynaklarını izlemeye başladım.  Sonraki yıllarda da sürdürmeye çalıştım.

TvP: Marx-Engels’in de sosyalizme ilişkin bilinçli bir tutumla çok şey söylemediğini ve sanırız sosyalizmin teorisi denilenin Sovyetler Birliğinin pratiğiyle iç içe, dolayısıyla aslında “reel” bir ortamda oluşturulduğunu ifade edebiliriz. Domenico Losurdo’ya göre, reel sosyalizm deneyimlerini yargılamak için ölçütlerden mahrumuz, çünkü gerçekçi ölçütlerin ne olabileceği fikri tam da bu reel deneyimler tarafından şekilleniyor. Bu bakımdan elimizde reel sosyalizm adına iki büyük deneyim var. İlki SSCB'de uygulanan ekonomide devletin mutlak hâkimiyeti modeli. (Nitekim kimi Troçkistler devletin işçinin artı-değerinin bir kısmına el koyması ve ekonomi yönetiminin proleterlerin değil devletin elinde olması sebebiyle SSCB modelini de devlet kapitalizmi olarak niteliyor.) Diğer tarafta sizin devlet kapitalizmi olarak tanımladığınız Çin modeli var. Siz bu iki modeli olumlu ve olumsuz yanları bakımından nasıl karşılaştırıyorsunuz?

Boratav: Üretim araçları üzerinde kolektif mülkiyet yaygınlaştıktan sonra; iktidarın işçi ve köylü sınıflarının eline (“proletarya diktatörlüğü” ve egemen sınıfların tasfiyesi sonrasında “halk demokrasisi” biçimlerinde) geçtiği aşamada sosyalist sistemden söz edebiliriz. Bu tanımların Marx ve Engels ile uyumlu olduğunu düşünüyorum. Kritik teşhis, iktidarın içeriği ile ilgilidir. İşçi/köylü sınıflarının iktidarı, Marksizmi benimsemiş öncü bir parti tarafından temsil edilerek (Lenin) mi; yoksa doğrudan doğruya “Sovyetler” (Luxemburg, belki de Marx) tarafından hayata geçirilerek mi gerçekleşecek?

Reel sosyalizm Lenin’in seçeneğine yöneldi ve parti doktrinlerine göre mülkiyet sorunu çözüldükten sonra sosyalizmin gerçekleştiği kabul edildi. Reel sosyalizmlerin ileriki (1970-sonrası) aşamalarında, sözünü ettiğim piyasalaşma deformasyonunun, yönetici kadrolarda yoğunlaşan ayrıcalıklarla kaynaştığı ve bir sonraki kuşaklara da aktarıldığı ortaya çıktı. Bir anlamda kapitalizmin “arka kapıdan girmesi”… Troçkist “devlet kapitalizmi” teşhisinin bu ortam için geçerli olduğu söylenebilir. Ama, istikrarlı bir sentez oluşturulamadı. Ekonomide ve siyasette gözlenen bozulma ve yozlaşmalar kritik eşikleri aştıktan sonra reel sosyalizmler hızla, zincirleme çöktü; tarihe karıştı.

ÇKP’nin son metinleri de Çin’de de 1978’e kadarki dönemi sosyalist devrimin geçekleşmesi olarak tanımlıyor. Çin’e özgü sosyalizm, bu aşamanın “reform ve dışa açılma” politikaları ile bütünleşme sonrasına ilişkin (eklektik) bir kavramdır; farklı mülkiyet biçimlerinin (yani kolektif ve kapitalist) mülkiyet biçimlerinin yan yana var olduğu; bir anlamda eklemlendiği bir düzen… Kavramın kaynağı Deng’e ait olabilir. ÇKP metinleri bu düzeni, bazen, sosyalizmin birincil (ilkel) aşaması olarak da ifade ediyor.

Ben bugünkü Çin için “devlet kapitalizmi” ifadesini, bir kavram olarak değil, daha iyisini bulamadığım bir terim olarak kullandım. En yaygın üretim ilişkisi kapitalizmdir. Ama devlet ve “kooperatif” mülkiyet biçimleri, stratejik sanayi kollarında, bankacılıkta, Merkez Bankası rezervlerinde, toprakta yaygındır. Devlet işletmelerinde, (yukarıda açıkladığım) 1970-sonrası Sovyet uygulaması ve işgücünün metalaşması “reform/açılma” döneminde yaygınlaşmıştır. Anayasaya özel mülkiyeti (“haklı edinilmiş” olması kaydıyla) güvenceye alan bir madde eklenmiştir. İktidar ise, hâlâ, işçi, köylü sınıflarını temsil ettiğini ileri süren öncü parti (ÇKP) tekelindedir. 

Bu düzenin reel sosyalizmler için kullanılan “devlet kapitalizmi” ile ana farkı, istikrarlı olmasıdır. Reel sosyalizmlerde piyasa ilişkilerinin yaygınlaşması ile başlayan yozlaşma, iktidara yayılmış; üretim güçlerinin gelişmesini kösteklemiş; emperyalizmin de katkıları sonunda sürdürülemez olmuştu. Çin “devlet kapitalizmi” (“Çin’e özgü sosyalizm”) ise üretim güçlerine olağan-dışı bir gelişme dinamiği ve siyasal istikrar sağlamıştır.

Şi Jinping’, Genel Sekreterliği devraldıktan sonra ÇKP bünyesinde “SSCB niçin çöktü?” sorusu tartışmaya açıldı. Yanıt, SSCB-KP’nin yozlaşmasında, Parti ve devlet yönetiminde yolsuzlukların, içsel çürümenin yaygınlaşmasında bulundu. Bu tespit önce ÇKP saflarında yolsuzluğa karşı yaygın ve kapsamlı bir mücadelenin başlamasına, bugüne kadar sürdürülmesine yol açtı. ÇKP kongrelerinde ve resmî belgelerde, Parti’nin Çin devleti ve toplumu üzerindeki “öncü rolü” pekiştirildi.

TvP: Çin’in Deng Şiaoping’in hâkimiyetiyle girdiği reform ve açılım dönemini, Sovyetler’de yıkıcı iç savaşın sonunda girilen NEP’in daha uzun, daha sistemli, daha boyutlu bir örneği olarak almak ne kadar mümkün?

Çin’de 2015 itibarıyla (sizin ifadenizle) tahminen 270 milyon köylüyü güvencesiz olarak sanayi merkezlerine göçerten, İngiliz sanayi devrimi koşullarını andıran manzaralara yol açan ekonomi politikası ile Sovyetler Birliğindeki köylülüğün tasfiyesi hareketi arasında “ilkel birikim” anlamında bir benzerlik kurulabilir mi?

Boratav: Kapitalizm, özü itibariyle vahşidir; 270 milyon göçmen köylünün, uluslar ötesi kapitalizm tarafından insafsızca sömürülmesi de bu “vahşi” niteliğin Çin’de yaşanmasıdır. Sömürünün boyutları ücret ve çalışma koşulları bakımından ağırdır; küçümsenemez. Bu olguyu İngiliz sanayi devriminden farklı kılan olgu, tarım emekçilerini mülksüzleştiren “ilkel birikim”den farklı olmasında yatıyor. Çin’de göçmen işçiler, köylerindeki ortak toprak mülkiyeti üzerinde aile işletmelerini (eşleri, ana-babaları, çocukları ile) sürdürmektedir. Göçmen işçinin işten çıkarılması veya “yeter artık kararı” sonrasında sığınabileceği mekân ve geçim olanakları da… Bu durum, göçmenliğe, ailenin gelir ve refah durumunu destekleyen “kısmen gönüllü” bir özellik kazandırmaktadır. 

SSCB’de ise kolhozlar, kulakların, büyük toprak sahiplerinin tasfiyesiyle gerçekleşmiş bir toprak devrimidir; Çin’deki kolektif çiftlikler ve komün düzenlemeleri ile esas olarak aynıdır. NEP, SSCB-KP tarafından peşinen geçici bir düzenleme olarak getirilmişti. Çin’deki “reform ve açılım” ise başlangıçta kalıcı bir tasarım olarak başladı; bugün de tasfiyesi gündemde değildir. Ama, siyasal iktidar ve devlet aygıtları tarafından sınırları belirlenerek… Örneğin sermaye hareketlerinde serbestleşme, daima sınırlı kaldı, gereksinimlere göre esnekleştirildi; kısıtlandı. Özelleştirme asla SSCB ve Doğu Avrupa boyutlarına yaklaşmadı.

TvP: Çin Uluslararası Radyosuna ÇKP’nin yüzüncü yılı üzerine verdiğiniz röportajda, Çin devriminin büyük öneminin, geçen yüzyıldaki sosyalist devrimlerin mirasını bu yüzyıla ‒üstelik en başarılı şekilde‒ taşıması olduğunu söylediniz. Bu sözlerinizde, özellikle Şi Jinping’in dönemiyle başladığı söylenebilecek olan ve yazılarınızda giderek daha da belirgin hissedilebileceğini düşündüğümüz olumlu bakışın kategorik bir karşılık bulduğunu söyleyebilir miyiz? O kadar ihtiyatlı olmanıza karşın Çin somutunda Manifesto’daki ifadeyi hatırlatarak, “belki de 170 yıl sonra dünyada bu kez bir sosyalizm heyulası kol geziyor” diyorsunuz. (“Çin anayasası değişirken”, 2 Mart 2018) İhtiyatı bir miktar bırakmanızı isteyebilir miyiz? Son tahlilde, Çin sosyalist mi?

Boratav: Çin’i bir sosyal formasyon olarak kesinlikle adlandırmak benim bilgilerimi, melekelerimi aşıyor. Burjuvazi ÇKP yönetimini ve devlet aygıtını fethetmeyi başarmış olsaydı, tereddütsüz kapitalist derdim. Bu tür bir “fetih”, çok partili bir “burjuva demokrasisi” ile bütünleştiğinde tamamlanacaktı. Bu eğilimlerin Şi Jinping yönetimi öncesinde yaygınlaşmaya başladığı; Çin içinde de etkili bir “liberal çevre” tarafından desteklendiği anlaşılıyor. Trump ve Biden yönetimlerinin Şi Jinping’e karşı (ve doğrudan ÇKP’yi hedefleyerek) başlattıkları soğuk-harp saldırısı bu beklentilerin Batı’da çökmesinden kaynaklandı.

Ben de, Marx’ı izleyerek, üretim ilişkilerinin, son tahlilde devlet aygıtının sınıf karakterini ve üstyapıyı belirlediğini kabul ediyorum. Devlet kapitalizmi terimini, biraz da bu nedenle yeğliyorum. Ancak, “son tahlilde…” ifadesine de dikkat çekeyim. Kapitalist üretim ilişkilerinin, devleti de denetlemesi (iktidarı “fethetmesi”) Çin’de tamamlanamadı; hatta bu eğilimler Şi döneminde durdurulmaktadır.

ÇKP’nin yarı-resmî İngilizce organı olan Global Times bir başyazısında “Sermaye Çin’e hâkim olamaz; siyaseti etkileyemez” vurgulaması yapmıştı. Benzer bir vurgulama, 20 Ocak 2022’de yapılan ÇKP Merkezî Disiplin Komisyonu toplantısında da tekrar edildi. Toplantı sonunda yayımlanan belgede “sermayenin başıboş genişlemesine ve sermaye ile iktidar arasındaki muvazaaya” son verme gereksinimi yer alıyor. Kısacası, “son tahlilde beklenen” durum, yani sermayenin iktidarı bugün Çin’de söz konusu değildir. Üstelik, ekonomiyi denetleme gücü bir hayli etkili olan iktidar, bu tehlikenin fakındadır; “sermayenin başıboş genişlemesini” önleyecek güce sahiptir.

Şi Jinping’in Çin için öngördüğü sosyalizm tasarımı, belki de belli bir teknolojik determinizm anlayışı içermektedir. Üretim güçlerinin gelişimi belli bir eşiği aştığında kapitalist üretim ilişkileri gereksizleşecek; kendiliğinden tasfiyeye uğrayacaktır. Batı’da Marx’ı bu doğrultuda yorumlayan ve bu öngörüleri geçerli gören yazarlar (örneğin Paul Mason) vardır. 

Bu öngörüler üzerinde ahkâm kesemem. Keza, Çin’de iktidar ve sermaye arasındaki diyalektik (hem uyum, hem de karşıtlık içeren) ilişkilerin nasıl sonlanacağını da öngöremem. Marksist kuramın donmuş; tamamlanmış bir öğreti olmadığını vurgulamakla yetineyim. Tarihsel gelişmeler bu kuramı zenginleştirmiş; olgunlaştırmıştır.

Öte yandan inşacı özelliğini tümüyle yitirmiş; giderek sadece tahripkâr bir nitelik kazanmış olan günümüz emperyalizmine karşı ÇKP yönetimindeki Çin Halk Cumhuriyeti etkili bir fren ve dengeleme unsurudur. Dış dünyada ulusal çıkarlara öncelik veren politikalar izlediği malumdur. Ancak bunlar, aksi yöndeki iddialara rağmen, tekelci kapitalizm tarafından biçimlendirilen geleneksel emperyalizmden niteliksel olarak da farklıdır.

21’inci yüzyılın ortalarında Şi Jinping’in “Çin’i müreffeh, güçlü, demokrat, kültürel olarak gelişmiş, ahenkli, güzel, modern bir sosyalist topluma dönüştürme” hedefinin gerçekleşmesi, bence, tüm insanlık için bir kazanım olacaktır. Bu tasarımın Marx’ın sosyalizm anlayışı ile uyum / uyumsuzluk dereceleri, komünizme dönüşüm olasılıkları o tarihlerde tartışılır; değerlendirilir.

 

Okunma 220 kez
Bu kategorideki diğerleri: « Kamuran Kızlak’la Söyleşi