Cuma, 14 Ekim 2022 16:52

Garbis’e Sarılamayan El

Yazan

 

Okuyacaklarınız fazla kişisel olduğu için pek de gerekli görülmeyebilir. Bu değerlendirmeye bir şey diyemem. Ama, bir kez daha kişisel bir gerekçeyle, bu iç dökmeyi yapmayı hep istedim.

Bu satırlar aslında bir fotoğraf altı yazısından fazla bir şey olmamalı. Bir fotoğraf: Garbis’in sol omzundaki ele dikkat etmenizi dilerim.

Garbis Altınoğlu

 

Garbis Altınoğlu ile Rusya Çarı Büyük Petro’nun heykeli önündeki bu fotoğrafımızı, eşi Yıldız çekmişti. 2013 Nisan ayında, Garbis ile eşini yaşadıkları Belçika’nın Antwerp kentinde ziyaret etmiştim. Evlerinde kaldığım iki günün birinde şehri gezdirmişlerdi. Büyük Petro’nun, iki metre boyundaki bu çarın, aynı ölçülerdeki heykeli önünde çektirdiğimiz fotoğrafta kolumu Garbis’in sırtına doğru atmıştım ama elim onu sarmaya cesaret edememişti! Eylemi yarım kalmış bir el…

*

Garbis öleli üç yıl oldu. Geçen aylar ve yıllar, Garbis’in bendeki imgesini giderek silikleştireceğine daha belirginleştirdi, daha sağlamlaştırdı. Normal olan, yokluğun giderek seyrelen varlığı değil midir? Garbis’in yazılarını, onun bir tür mirasçısı olan Nazım Taban’ın çabasıyla sürekli yayınlıyoruz. Konjonktüre uygun düşen, herhangi bir olayda bizi ve ilgilileri uyaran kaç yazısını yayınladık kim bilir. Garbis, eseriyle bugünümüzü aydınlatıyor. Bu hiç de ve kesinlikle gidenin ardından edilen çoğu karşılıksız övgü sözlerinden biri değil. Yayınladığımız yazılarına genel bir bakış, bu değerlendirmenin açık kanıtını görecektir.

*

Garbis’le 2006 ya da ‘7’den itibaren haberleşiyorduk. Bu arada, kısa aralıklarla kaleme aldığı ve internet ortamında yayınladığı yazılarını zaman zaman okuyor ve TvP için de yazı istiyorduk. Bu yıllardan başlayarak ama özellikle son yıllarda ona ilişkin belirgin bir trajik duyu içindeydim. Onunla daha yakın değil, geniş anlaşılmış da olsa ortak bir mesai içinde olma isteğimle bunun gerçekleşmesinin ne kadar zor olduğunun ayırdında olmanın doğurduğu bir duyu. Son derece kıt bulunan insanoğullarından Garbis gibi biriyle, saygınlığa dayanan kontrollü bir mesafe içinde olmanın tarihsel bir kusur ve belki bir suç olduğunu çoğu zaman sezgisel de olsa sürekli yaşıyordum. Onunla çekişmeli bir ortak yol arayışının olanaklarını direnç ve kudretle aramalı, bulmalıydım. Fakat bu kadar kuvvetli istek hep tuhaf bir kudretsizlikle el ele gidiyordu. Ardından geçen şunca yıldan sonra, Garbis’i ne kadar az değerlendirdiğimize derinden hayıflanıyorum.

Garbis, dışarıdan bakışla katıydı, mesafeliydi. Ama bu, karşıdakinde hiçbir zaman en küçük bir kabalık ya da saygısızlık hissi yaratmazdı. Yazılarının “dış görünüşü”, şekil şemaili de aynen böyleydi. Bir doktrinerin okunduğu izlenimi uyanırdı; çünkü o, her iyi yetişmiş öğretilinin alçakgönüllülüğü ve ‒kadirbilirliği ne demek‒ sadakatiyle, her başlıca adımının “usta”nın birinden kaynaklandığını belirtmeyi suyun akışı doğallığında bellemişti.

Fakat, Garbis’in yazılarının doktriner ve ideolojik dış görünüşü yıllar geçtikçe derinliğini daha çok göstermeye başladı. Ya da belki bizler ‒ve ben‒ ancak bu süre sonunda ondaki derinliği görebildik.

*

Belçika’da son derece kanaatkâr ve sade bir yaşam tarzları vardı. Belediyeye ait bir binanın mütevazı dairesinde kalıyorlardı. Garbis sanırım hukukî statüsünden dolayı sınırlı bir para alıyordu. Eşinin zaman zaman birtakım hizmet işlerine gittiğini söylemişti. Bunlara karşın, bu yaşam tarzı Garbis için ömrünün geride kalan yılları göz önüne getirildiğinde, son derece konforluydu. Nitekim bu “servet” ona çevresindeki ya da uzağındaki birçok kimseye yardım etme olanağı veriyordu.

Daireleri hatırladığım kadarıyla altıncı kattaydı. Garbis’i bir sabah büyük sırt çantasına ağır kitaplar yüklerken gördüm. Merak ettim. Meğer, günlük yürüyüş hazırlığı yapıyormuş. Sırtındaki ağırlıkla merdivenleri inecek, uzakça bir yere gidecek ve yine aynı şekilde merdivenleri çıkacaktı. Yaşamının bir simgesi gibi gelmişti bu alışkanlığı.

Bu günlerdeki konuşmalarımızın birinde Ermenistan’a gidip gitmediğini sormuştum. Aldığım yanıt, bende, herhangi birimizden ne kadar farklı algıladığı, ne kadar farklı yaşadığı hissi oluşturmuştu. Vakti olmadığı için gitme fırsatı bulamadığını söylemişti. Ermenilerin ülkesini olsun merak etmesini beklemeliydik oysa, değil mi? Ama onun hakikaten büyük bir partinin görevlisi gibi çalıştığı tempoya ara verdiği ve vakit yaratıp gittiği yerler vardı. Zamanında basit bir nostalji diyerek dudak büktüğüm Donbas’taki Halk Cumhuriyetlerine gitmişti Garbis. Bu deneyimlerle ilgili gezi notlarına, ne yazık, ulaşma olanağımız yok.

O, hiçbir gerçeği, politik dolayımdan geçirmeden yaşamıyor, algılamıyor, düşünmüyordu.

*

Garbis’i, 1990 olmalı, Antep Özel Tip Cezaevindeki açık görüşte tanımıştım.

Ziyaretçiler koğuşlara kadar girebiliyor ve birkaç saat süresince içeride kalıyordu. Yaşar Ayaşlı’yla da o görüş sırasında tanışmıştım. Okuldan arkadaşım olan yeğenini referans vererek…

O ziyarete birlikte gittiğimiz bir arkadaş dönüşte anlatmıştı. Ben başka bir koğuştayken Garbis’e yazılarımdan da bahsetmiş. Garbis meğer yazılarımı “çok retorik” buluyormuş! Gülüşmüştük. Bu kinayeye, muhtemelen, İbrahim Kaypakkaya’nın nasıl Maocu olmadığını “kanıtladığım”, Kaypakkaya’nın Maoculuğunun “retorik”ten ibaret olduğunu ileri sürdüğüm bir yazım vesile olmuştu. Yani Garbis haklıydı.

O zamanki hükümetin, Kürt Hareketine mensup tutsaklar dışındakilere dönük düzenlediği şartlı tahliyelerden yararlanarak 1992’de hapisten çıktıktan sonra Garbis, o yıllarda çalıştığım Emeğin Bayrağı’na gelip gidiyordu. Beni küçük-burjuva entellektüel eğilimlere sahip biri olarak değerlendirdiği izlenimine sahiptim. Ama sadece izlenim; bunu ya da benzeri bir ifadeyi ondan hiçbir zaman duymadım.

Garbis o yıllarda yayınlanan teorik derginin sorumluluğunu üstlenmiş ve benden yazı istemişti. Dergi güya teorikti ama elde pek teorik yazı yoktu. Birkaç yıl önce yazdığım bir yazının bir bölümünü vermiştim ve bu yazı yayınlanmıştı dergide. Ama daha çok önemsediğim, o yılların en önde gelen bir devrimci hareketi üzerine yazdığım uzunca bir yazıydı. Yazıyı bir ölçüde tedirginlikle vermiştim Garbis’e. Resmî görüşlere aykırı değildi elbette ama dili, tartışma tarzı ve bazı terimleri kullanımı tamamen başkaydı. Ancak, yazının yayından önceki onun denetiminden geçen halini görünce şaşırmıştım. Zira Garbis, o uzun ve resmî literatüre pek uymayan bir dile sahip yazıda sadece tek bir sözcüğü değiştirmiş, yanlış olarak yazdığım “onure”yi düzeltmişti!

Garbis’in Türkçeye nasıl hâkim olduğu zaten yazılarını okuyan biri tarafından hemen görülebilecek bir şeydi. Bir miktar “arı dilcilik” vardı yaklaşımında, tertemiz bir Türkçeyle yazıyordu her zaman. Yazı dilinde zihninin nasıl çalıştığı görülüyordu. Mantıksal tutarlılık belirgindi ve tutarsızlık gösterilirse, yaklaşımının içeriğini tutarlılık için feda edebilecek bir akıl terbiyesi vardı. Teorik olsun diye hevesle dile takla attırma acemiliğiyle dolu ortamımıza hiçbir zaman prim vermedi. Her zaman gayet seküler, gidimli ve duru bir yazı dili vardı.

*

Garbis bir erdem anıtıydı. Ona göre sanki, yeteneğini ve donanımını öne çıkarmak, ortalama yetenekteki yoldaşlarına haksızlıkmış gibiydi. Hiçbir meziyetini rant konusu yapmadı. Buna tenezzül etmeyi küçüklük gören bir doğası vardı.

Garbis’in çağrısıyla profesyonel devrimciliğe başlamış, sonra 12 Eylül işkencelerinde iyi tutum alamayarak çözülmüş bir arkadaş anlatmıştı. Hapishanede bir süre Garbis’le ve bir başka ‒sanırım yönetici‒ kadroyla kalmışlar. İşkencede örnek bir tutum almış olan kadro, söz konusu arkadaşa karşı bu konumunu hep hatırlatan kibirli bir davranış sergilerken, Garbis, çözülmesi karşısında ağır bir eziklik duyan arkadaşa, o kötü hapishane günlerinde ve sonraki görece rahat yıllarda da hep anlayışlı davranmış. Tabii bundan, Garbis’in işkencede çözülme tutumuyla uzlaştığını çıkarmak, ondan hiçbir şey anlamamak olur.

*

2019’da, yani öldüğü yıl, beş-altı ay boyunca ha bire ertelenen gündemim onu ziyaret etmekti. Sürekli yazışıp duruyorduk. Ha gittim ha gidecektim. Bu sefer belki çekinmeden sarılabilirdim. Olmadı. Cenazesine yetiştim. Yüksek saygı ve büyük sevgimi yaşarken ona defalarca ifade ettim, ama yetmedi benim için. Bu sözleri Hikmet Kıvılcımlı duysa belki Nazım Hikmet’in Varna’dan İstanbul’a seslenmesine benzetir, “kedi miyavlaması” derdi.

Garbis’in 2014’te Agos Gazetesinde yayınlanan söyleşisindeki değerlendirmesi çok etkiliydi: “Devrimcileşmemde bir kritik eşik saptayamıyorum” diyordu; “Bu bana, radikal dönüşüm ve sıçramaların yaşandığı bir süreçten çok, doğal bir evrimmiş gibi geliyor. Varlığına inansaydım, ‘alın yazı’mın böyle yazıldığını söyleyebilirdim.” Bugün, ona saygımı ve sevgimi bu sefer sarılarak ifade edebilmeyi ne kadar isterdim.

Peki, Garbis’in, fotoğraftaki elinde gayet iyi simgelenen halini neden hiç sorgulamadım? Benim açımdan, kendi sınırlarımı aşmak yeterdi. Ama yapamadım ve bu eksiklikle yaşayacağım.

Telafisi mümkün değil, çabasıyla yetineceğim. Onun emek verilmiş, sorumlulukla kaleme alınmış yazılarını ve o yazılardaki Marksist-Leninist zihniyeti okuyacak okuyacağım.

Okunma 672 kez