Pazar, 08 Ocak 2023 10:45

Devrimcinin Bayramıdır ‘Devrimin Güncelliği’

Yazan

Bugünlerde bazı devrimci çevrelerde “devrimin güncelliği” tartışılıyor. Daha doğrusu, tek tek bazı devrimci örgütlerin öteden beri benimsediği bu görüş artık toplu olarak savunuluyor. Devrimci kararlılıklarına saygı duyacağımız bu kesimler, aynı zamanda gerçeklerden uzaklaşmak bakımından el yükseltmiş bulunuyor böylece. Devrimcilikle gerçeksizliğin aynı öznede buluşması bir çatışkı mıdır, diyalektik mi?

Coşkusuz bayram

Bazı anlarda devrimin adını anmak, çağrısını yapmak bile kendi başına devrimci işlevler görebilir. İçinde bulunduğumuz konjonktürde devrimin güncelliği savunusunun bir kararlılık bildirimi olarak bile bir değeri olduğunu kabul ediyoruz. Ancak devrimcilerin tarihsel-politik misyonunun aslına ilişkin olmayan bir husustur bu.

Devrimcilik, somut bir gerçeği zorla dönüştürmeye dönük pratik kudret uygulaması ise, gerçeğin kendisi ile somut ilişkili olmak zorunludur. Bazı tarihsel dönemlerde, gerçeğin kendisi devrimciliği bir olasılık olarak bile barındırmayabilir; işte o zaman devrimci pratiğin boşa düşmesi uğrağındayız demektir. Bu, gayet açık bir zorunlulukla, devrimciliğin olanaklı olduğu alanlara çekilmeyi gerektirecektir. Öte yandan, devrimci pratiğin olanaklı olduğu ama devrimin güncel olmadığı konjonktürler de söz konusu olabilir. Bu olasılıksal haller içinde devrimcinin istediği, bütün varlık kapasitesinin verimlilikle açığa çıkacağı zamanlar devrimin güncel olduğu konjonktürlerdir. Bir anlamda devrimcinin bayramıdır devrimin güncelliği.

(Devrim inancıyla yanan militanlar için muhtemelen asıl bayram devrim değil devrime doğru şanlı yürüyüştür. Devrimin ufukta bile görünmediği nice zor zamanlardan sonra, artık ufuk devrimin yükselişiyle aydınlanmıştır! Zaferler, hemen aşılacak yenilgiler, tekrar zaferlerle gelişen devrim arifesine kendini kaptıran nice devrimcinin, devrim ânının doygunluğundan ve hele devrimden sonraki kuruculuğun sıkıcılığından ne kadar uzak kaldığının dramatik öykülerini bilir, duyarız.)

Andığımız devrimcilere göre bugünün Türkiye’sinde devrim günceldir. Şu halde, devrimcilerimizin coşku içinde olmasını beklemeliyiz. Ama onların coşkusuna tanık olmadığımızı söylersek karnımız ağrımaz herhalde. Neden acaba?

Peki, bizlerin de içinde olduğu kesimler neden yaşamıyor bu bayramı? İnanç mıdır eksik olan; iliklere sinmiş sinizm ya da önündekini fark etmeyen görüsüzlük müdür fazla olan?

*

İçindeki devrimci olasılığı açığa çıkarmak için gerçeği kanırtmak gerektiğini, bu bakımdan bazı aşırı öznelliklerin tayin edici işlevler görebileceğini reddedemeyiz. Ama bunun ön koşulu gerçeklik zemininde olmaktır. Gerçeklik zeminindeyken bazı kritik anlarda tek bir söz bile maddi etkiler yaratabilir. Oysa bugün devrimin güncel olduğu anlayışı varlık zeminini kurgulanmış bir simgesel gerçekte bulmakta ve somut gerçekle somut şekilde ilişkilenmenin ön koşulu olan onu tanıma –kabul etmeyi, ona teslim olmayı değil, onun bizi tanımayı reddeden varlığını tanıma‒ aşamasına gelmekten uzak durmaktadır… Bu bakımdan, bugün devrimin güncelliğini savunan devrimcilerin, politik yükümlülüklerini yerine getirmeye yetmemek anlamında sağa düştüğünü ileri süreceğiz.

Lukacsçı sol komünizm

Devrimin güncelliği savunusu yapan devrimcilerin dayanağı Lenin oluyor. Ama dolaysızca Lenin değil, Lukacs aracılığıyla edinilen bir Lenin’dir bu. Burada ilginç bir tarihsel sorunla karşı karşıyayız. George Lukacs, genç bir Marksist teorisyenken, Lenin’in ölümünün hemen ardından, Türkçeye bu kavramın adıyla çevrilen kitabını yazdı. “Devrimin güncelliği”, kitabın özgün halinde bir bölüm başlığıyken, Türkçe çeviride başarılı bir yorumla başlığa taşındı: Lenin’in Düşüncesi: Devrimin Güncelliği. (Çev. Ragıp Zarakolu, Belge Yay.) Buna göre, Leninizmin ayırt edici özelliği devrimin güncelliği fikriydi. Lukacs bu kitapçıkta çok önemli fikirler ortaya atıyordu, fakat öne çıkan yanı, o günlerde “saldırı politikası”nı savunması ve buna gerekçe olarak Leninist politika anlayışını öne sürmesiydi. Genç ve parlak teorisyen Lukacs, Leninizmin devrimin sürekli güncelliği anlayışı olduğunu savunuyordu. Özel olarak bu kitabı eleştiremezdi Lenin, ama bu anlayış, Lenin’in yaşamının son yıllarında reddettiği bir Leninizm edinimidir.

Lukacs’ın aynı sıralarda yayınlanan makaleler derlemesi Tarih ve Sınıf Bilinci nasıl felsefede materyalist olmayan bir “solculuğu” savunuyorduysa, Lenin kitapçığı da Leninist olmayan bir solcu politikayı savunuyordu.

Lenin ve Komintern, George Lukacs’ın da içinde bulunduğu kesimlerin sürekli devrimci durum ve sürekli devrimci saldırı anlayışını açık ve kesin olarak reddetti. Lenin’e göre bunlar “’sol’ komünistler”di ve devrim simyacılığı yapıyorlardı.

Lenin’in “sol komünistler”i eleştirirken kendi özgül konumundan baktığı ve devrimin yerleşmesi için sakin bir vakte gereksinim duyduğu için çubuğu biraz sağa büktüğü söylenebilir. Üstelik bunda hiçbir sorun da yoktur; Lenin elbette dünyaya Sovyet Devriminin vizöründen bakacaktı. O günlerde devrimin berkitilmesi her şeyin önündeydi. Ama burada can alıcı bir kritik momentin atlanmaması gerekecekti: Lenin kendi açısından, kendi devrim birimi bakımından konjonktürü böyle görüyordu. Bu, başka devrim birimlerindeki devrimcilerin başka özgüllükler görme olasılığının peşin kabulüydü zaten. Yeter ki, kendi devrim birimlerinin gerçeği zemininden kopmasınlar. Lenin’in uyarıları Avrupa’nın birkaç ülkesinde devrimlerin yenilmesiyle tarihsel karşılığını buldu.

Leninizmin bir kez daha Lukacsçı ihyası

On yıllar sonra, Marksizmin ağır bir gerileme yaşadığı yakın geçmiş yıllarda ‒1990’ların ortalarında Türkiye’de‒ kimileri, Leninizmin devrimin güncelliği demek olduğunu bir kez daha öne çıkardı. Bu savunu, ağır yılları göz önüne aldığımızda ideolojik olarak gayet olumlu bir rol oynadı. Çünkü nasıl olursa olsun Leninizmi savunanlar vardı.

Fakat, ilk etkiden sonra Leninizmin bu anti-Leninist edinimi olumlu rolünü yitirdi. Bir yandan sosyal medya denilen alanda dolaşan devrimci lafazanlığın belli başlı bir belirteci oldu devrimin güncelliği; öte yandan, Batılı birtakım popüler yazarların parlattığı bir şiar olarak öne çıktı. Bu seyir örgütlü devrimci çevrelerde de karşılığını icra etti ve Leninizmin Batılı teorik âlemin bir yerlerinde bile vurgulanması, devrimci çevrelerin bu devrimci-olmayan radikal/liberter kesimlere karşı ideolojik zırhlarının zayıflamasında ve ideolojik etkilenimlerinin yolunu döşemede bir etmen oldu. Bu seyir halen sürüyor.

*

Devrimin güncelliği anlayışının iki türü olduğunu görüyoruz. Bunların birine göre, çağımızda devrim sürekli olarak günceldir. Öteki yaklaşıma göre ise devrimin güncel olduğu ve olmadığı dönemler ya da konjonktürler vardır.

Leninizmin zaferiyle birlikte, artık emperyalizm yanında proleter devrimleri çağına girdiğimiz kabul edilmişti. İçinde yaşadığımız çağın devrimler çağı olması, devrimin hep-güncel olduğu anlamına mı gelecekti? Lenin’in dünya komünistlerinin fiilen başında olduğu yıllarda bu mesele gündeme gelmişti. Lenin’in kendisi de, başta, Ekim Devrimiyle birlikte bir dünya devrimi sürecine girildiğini düşünüyordu. Fakat şu ya da bu nedenle birkaç yıl içinde bu görüşünden vazgeçti ve artık ödevin Rusya topraklarında devrimin pekiştirilmesi olduğunu savundu. Yani açıkça, Lenin’e göre, devrimler çağındayken, devrimin güncel olduğu ve olmadığı dönemler vardı. Buna karşılık, Lenin karşısında, özellikle Avrupa topraklarında devrimler çağı anlayışını devrimin hep güncel olduğu şeklinde anlamakta ısrar eden komünistler vardı.

Leninist güncellik

Lukacs’ın kavramlaştırarak Lenin’e atfettiği ve onu izleyen devrimcilerin de sürdürdüğü devrimin güncelliği, Marksizmi devrimci politik alanın kudretli bir öznesi kılan bu büyük Marksistin, Lenin’in, konjonktürü kılcal detaylarına varıncaya kadar büyük bir duyarlıkla sürekli izlemesine, en küçük bir olanağı bile ıskalamamasına, en küçük bir dinamiğin bile büyüyebileceğine ilişkin müthiş uyanıklığına vurgudur ve gayet olumludur. Ama bundan, Lenin’e bir şevkli ve coşkun Marksistlik yakıştırmak tamamen gerçeksizdir. Lenin öncelikle bir gerçek politikacısıdır. (Reel-politik denilerek reddedilen bu terimi kullanmaya cüret ediyoruz.) Lenin, kesinlikle gerçeğin devrimci politikacısıdır. Lenin’in durum çok iyi dediği anlar da olmuştur, durum kötü demekten kaçınmadığı anlar da… Ama bizim devrimcilerimiz için durumun kötülüğünü kabul etmek bile devrimcilikten uzaklaşmak olarak kabul ediliyor.

Lenin’e devrimin sürekli güncelliği anlayışını yapıştırmak, Lenin adlı politik tarihsel varlığın tanınmasının kategorik reddidir. Devrimin sürekli güncelliği anlayışı ile Leninizmin ancak tersten bir ilgisi olabilir. Bu anlayışın, bazı konjonktürlerde, başka bazı anlayışlar gibi, mahiyetinden azade olarak olumlu, hatta devrimci işlevler görmesi bambaşka bir konudur. Bazı konjonktürlerde devrimin kitlelerin kendi eseri olduğu “sağcı” anlayışı devrimci işlevler görebilirken, bazılarında, devrimin devrimci parti olmaksızın mümkün olamayacağı “solcu” anlayışı reformcu işlevler görebilir. İşlevin mahiyete dışsallığını olanca ağırlığıyla vurgulamalıyız. Dolayısıyla, bugün devrimin güncelliği anlayışının Leninizmi savunmak yanında devrimci kararlılığı da ortaya koymak bakımından son derece belirgin işlevsel önemini kabul ediyoruz. Fakat işlevsel olan her zaman bir yan-öğe ya da ikincil-öğedir ve onu ilkeselleştirme ya da öne çıkarma eğilimi gerçekte bir zaaf halinin tersten itirafıdır: Koşullar iyidir, koşullar iyidir, koşullar iyi…

Buna göre biz, devrimin güncelliği anlayışını bir yandan mahiyete, onun ne olması gerektiğine ilişkin, beri yandan içinde bulunulan konjonktürü tanımlamak için kullanmaya yoğunlaşmalıyız. Leninizm, somut koşulları somut olarak tanımaya göre hareket eder ve bazı konjonktürlerde devrimi günün politik konusu olarak görebilirken, başka bazılarında devrimin sıcaklığının yaşanmayabileceğini hatta durumun kötü olabildiğini açıklıkla koyar. Bu çerçevede hareket eden Leninizmin devrimciliğinden ne kaybedeceği sorusunu, devrimin sürekli güncelliği anlayışını savunan “Leninistler”in yanıtlaması beklenir.

Apayrı iki anlayış vardır karşımızda. Devrimci durumu ve dolayısıyla devrimin güncelliğini, Lenin olgusal verilerde ararken, Lukacs ve andığımız devrimciler kurguda aramaktadır. Biri somutlama, öteki ‒en yansız ifadeyle‒ soyutlamadır.

Şu halde, içinde bulunduğumuz konjonktüre bakalım.

Türkiye’de devrim güncel mi?

Devrimsellik bakımından içinde bulunduğumuz Türkiye koşulları nasıl bir tablo sunmaktadır? Devrimci politikamızın tarzını ve yönünü tayin edecek şekilde bir devrimci durum mu vardır? Devrim güncel bir meselesi midir bugünkü Türkiye’nin? Hatta, Türkiye’de bugün kimilerinin dediği gibi bir iç savaş mı yaşanmaktadır?

Devrimin güncelliği anlayışı nasıl Batılı radikal ‒ama devrimci olmayan‒ solculukla ideolojik bir bağlantıya sahipse, bu sorulara verilen yanıtların dayandığı anlayış da Batılı radikalizmin bazı akımlarının epistemolojisine dayanmaktadır. Bize göre, asıl ideolojik tehlike buradadır. Bu, gerçeği simgeselliğe indirgeme eğilimidir. Batıda son dönemlerde öne çıkan ama elbette köklü bir geçmişe sahip bir epistemolojinin çeşitli radikal hareketler yoluyla Marksizm alanına da musallat olmasıdır bu.

Bu anlayış sahiplerine göre, şiddetin simgeseli ile fizikseli, savaşın simgeseli ile fizikseli arasında bir hiyerarşi kurulamaz. Belirleme ilişkisinin kategorik reddi anlamına gelen bu anlayışın çok değil bir adım sonrasının gerçeği simgesele indirgeme olduğunu söylemeye gerek olmayacaktır: Bilinçli insanın varlık algısında simgesel önce gelir ve gerçek budur.

Bu ideolojik âlemin içine rahatsız olmadan girdiğini gözlediğimiz devrimci çevreler için artık devrimci durumun, devrimin güncelliğinin kanıtı çok da zor olmayan bir işlemdir. Devrimci durumun ya da devrimin güncel olduğunu, şu ya da bu çağrıştıran, benzer ya da andırır öğeyi kurgusal bir işleme tabi tutarak kanıtlarlar. Sürekli olarak şu ya da bu anlamda konuştuklarını, şu ya da bu gözlenemeyen ama aslında özde var olan öğeyi vurguladıklarını anlatırlar. Oysa konjonktürün devrimciden beklediği soyutlamalar değil somutlamalardır; somut sonuç alıcı söz ve eylemdir.

Leninist olmayan ya da bazı momentlerde anti-Leninist olan politika anlayışı burada açık aykırılığıyla dikkat çeker. Burada, Lenin’in üzerinde çok durduğu bir materyalizm anlayışı kendini gösterecektir. Bazılarının “bön materyalizmi” dediği ve Engels’in “çöreğin varlığının kanıtı onun yenmesidir” dediği türden bir materyalizmdir bu; pratik materyalizm! Bir kişiyi simgesel olarak öldürmekle fiziksel olarak öldürmek arasındaki kadar net bir ayrımdır bu. (Ama direneceklerdir: O kişinin temsil ettiğini öldürmektir aslolan! Ve biz de hep vurgulayacağız: İşte idealizm ve gerçeksizlik buralardan başlar!)

Lenin’in politik analizleri kuvvetle ve kesin olarak bu alandadır. Kurguya kategorik olarak kapalıdır; somut güçlerin somut ilişkisini somut olarak analiz eder ve vargısını açıklıkla ortaya koyar Lenin. “Dün erkendi, yarın geç olacaktır, tam da bugün!” diyen bir kişinin düşüncesinde kurgu oranı sıfırdır. Buna karşılık, evet, Lenin’de, boşluğa devrimci inisiyatif vardır ve bunun kurgusallıkla hiçbir ilgisi yoktur; gerçeğin devrimciliği ile kurgunun devrimciliğinin farkı buradadır. Bu bakış ile net olarak söylüyoruz: Bugün Türkiye’de ne devrimci durum vardır, ne de devrim günceldir.

*

Devrimci durumun, yine Lenin tarafından konulan koşullarının hangisinin olduğu söylenebilir Türkiye’de? Yönetilenler eskisi gibi yönetilmek istemiyor mudur mesela? Bunu, kamuoyu yoklaması gibi bir şeyle ya da başka bir ölçütle değil, açık ve kesin eylemli ölçüt bakımından ele almak zorundayız. Çünkü Lenin adındaki eşsiz referansımız, kitlelerin bunu eylemli şekilde ortaya koyması gerektiğini söylüyordu. Zihinsel eylem, sosyal medya eylemi değil, açık ve çıplak maddi sokak eylemi. Türkiye’de, geniş kitlelerin, hangi dikkate değer eylemli varlığından söz edebiliriz bugün? Kitlelerin eyleminde olağanüstü bir artış ve yükseliş mi vardır bugün? Grev mi, gösteri mi, sokak çatışması mı? Nedir, devrimci durumun ya da devrimin güncelliğinin maddi kanıtı?

Başka bir yerden söz etmiyorsak, ve gerçek algımızı ‒bön materyalizmi ve çöreği hatırlayın‒ yitirmediysek, kitlelerin eskisi gibi yönetilmek istemediği ölçütünün eylemli karşılığı bugünün Türkiye’sinde elbette ve kesinlikle yoktur!

Peki, egemenler eskisi gibi yönetmekte güçlük çekmekte midir? Bu konunun ezilenlerin devrimci durum bakımından konumundan daha önemli bir boyut taşıdığı açık olsa gerektir. Türkiye’de bugün bir rejim bunalımı vardır. Egemen katlar arasında çok önemli bir mücadele sürmektedir. Devletin kurumsuzlaşmaya doğru gittiği açıktır ve gelecek seçimlerin egemenler arasında ne tür bir çatışmaya sahne olacağı belirsizdir.

Türkiye’de devlet kurumunun sahte bir güçlülük içinde ve sürekli kriz içinde olduğu görüşünde değilsek ve bunu da açık, net ve somut verilerle ele almalıysak, Türkiye’de rejimin görece güçlü ve istikrarlı olduğunu da teslim etmeliyiz. Egemenler arası mücadele, çarpıcı fiili haller yaratmasına karşın, rejimin kontrolü altında sürmektedir pekâlâ.

Bütün sorunlarına karşın Tayyip Erdoğan iktidarında devlet kurumları işlerini yürütmektedir ve felç olma belirtisi göstermekten uzaktır. Devlet; vergisini düzenli olarak almakta, askerini istediği gibi toplamakta, maaşını düzenli olarak ödemekte, halkını elektrik, doğalgaz, akaryakıt sıkıntısına sokmamaktadır. (Yüksek enflasyonu, başka bir şeyin değil devrimci durumun kanıtı olarak gösterecek devrimci herhalde olmayacaktır!)

“Bön materyalizm” ölçütümüz bize başka bir sonuç çıkarma olanağı tanımıyor. Kurgusal değil gerçek savaş içindeki ülkeleri bir yana bırakalım ama büyük çalkantılar yaşayan Lübnan’ı, Sri Lanka’yı, Venezüella’yı göz önüne getirelim; tabii, üç ayı aşkın süredir kitlelerin hareketini durduramayan İran’ı da unutmayalım.

*

Analizde ya da gerçeği tanımada Kürdistan’ı gündeme getirmek yine gerçeksizlik zemininde yer alan açık bir hiledir. Çünkü adı geçen devrimciler için, ne derlerse desinler, neyi kabul ederlerse etsinler bu ülke dışsaldır. Bugün devrimci durum ve devrimin güncelliği bakımından Bakur’un pek de olumlu bir tablo oluşturmadığı açıktır ama bu alanın devrimcilerinin bulunduğu zemin münhasıran Bakur’la sınırlı olmayan zengin bir dinamiğe sahiptir. Burada hiçbir şekilde kurgusala kaçmadığımız, gayet olgusal bir gerçekten söz ettiğimiz açıktır. Başur’un kuzey topraklarında 8-9 aydır süren kritik gelişmeler ile Rojava’daki gelişmelerden Bakur’u ayırmak mümkün değildir. Türkiye sol hareketinin devrimcilikte ısrarlı kesimlerinin başka bir zeminde olduğu, başka bir yerde olduğu çok açık değil midir? İstanbul “nire”dir Zap “nire”? Bugün, devrimci mücadele bakımından Kürdistan ile Türkiye iki ayrı ülkedir, ama “demokratik siyaset” bakımından tek bir ülke vardır: Türkiye.

Devrimci söz ve gerçek

Peki, bir devrimciler örgütü, içinde bulunulan konjonktürün devrimci olup olmadığını neden önemser? (Bu, ayrıca, meselenin Leninizm anlamında da kritik halkasını oluşturmaktadır.)

Gayet basittir: Çünkü bu iki durumda bir devrimci örgüt farklı taktikler izler. Eğer devrimci olmayan durumdan devrimci olan duruma geçişle birlikte taktiğinin farklılaştığını görmüyorsak, bir devrimci örgütün politik niteliğinin zayıflığından emin olabiliriz. İki bakımdan zayıflık: Ya bu farkı idrak edemeyecek denli dış gerçeğe ilgisiz bir örgüttür söz konusu olan, ya da iki ayrı durumda iki ayrı hareket tarzı tutturamayacak kadar zayıf bir örgüttür. Dolayısıyla, bir öğretisel sadakat ifadesi gerekirse, bu örgütün Leninist olmadığından da emin olabiliriz. Leninist olması beklenen politik öznelerin bu analizi ve hemen ardından politikanın konusu yapmasıdır aslolan.

Andığımız devrimci örgütlerimizi bu bakımdan sorgulayabiliriz.

Başta, bu örgütler arasında bir ayrımın belirsizliğini saptıyoruz. İçinde bulunduğumuz konjonktürde, söz konusu devrimci kesimler arasında devrimin güncelliğinin sürekliliği görüşü ile konjonktürelliği görüşü pratikte iç içe geçmiştir. Çünkü devrimin konjonktürel güncelliği anlayışında olanların, bu konuyla ilgili Leninist analizden neredeyse ilkesel tarzda kaçındığını ve pratikte sürekli güncellik anlayışına kapıldıklarını izliyoruz. Devrimin güncelliğinin konjonktürel ya da dönemsel olduğu görüşünün, kendini somut koşulların somut analizine bağladığını gösteren açık ve sağlam belirtileri olmalıdır. Mesela, son 10 yıl boyu Türkiye’de devrimci durum olduğunu söyleyen bir örgütün tamamen yanıldığını önsel olarak ileri sürebiliriz. (İnanması zordur belki ama böyle örgütler var.) 10 yıl, artık sağır sultanın dahi uyarılacağı bir devrimci durum süresidir ve bir örgütün bu ısrarı onun ciddiye alınmazlığına delalettir sadece. Bu kadar süredir devrimci durum koşullarında yaşayan bir devrimci örgüt ne yapmıştır? Devrimci duruma özgü nasıl şekillenmiş, ne türden eylemler izlemiştir? Bunlar elbette hiçbir zaman gerçek sorular değildir ve birer retorik sorusundan ibarettir! Hiçbir farklı şey yapılmamıştır 10 yıl boyunca: Hiçbir şey!

Sanki, devrimci örgütü gereksizleştiren bir devrimci durum içindeyizdir. Sanki devrimci durumlar, devrime değil devrimsizliğe kanıttır.

Devrimci durum diyen, devrimin güncel olduğunu savunan örgütler, kabul ettikleri nesnel koşulların gereğini yerine getirememek anlamında sağa düşmektedirler. Nesnel olarak gayet uygun koşulları izleyemeyen bir devrimci örgüte, sağa saptığı özeleştirisi düşecektir. Sol söylem solculaştırmıyor; bilakis sağcılaştırıyor böylece.

“Her gün aşure, her yer Kerbela” demekle her yer Kerbela olmuyor, her gün aşure yenmiyorsa, söz ile oynanıyor, devrim sözü ile devrim pratiği karıştırılıyor demektir. Sorunlarımızla uğraşmanın en başarısız yolu ve onları aşmaya hazır özneler olmadığımızın en açık karşılığı herhalde budur.

Türkiye’de devrimcilerin devrimciliğini ancak bu tür söyleme boğulmuşlukla koruyabildiği ve yeniden-üretebildiği söylenebilecektir. Bu, bedeli çok ağır bir işlemdir; bir yandan son derece yanlış yolda edinilmiş ve gerçek hallerde ne yapacağına ilişkin hazırlığı olmayan bir devrimcilik tarzı şekillenecek, öte yandan ezilenler nezdinde gerçeklik duyusu olmayan devrimciler algısı katılaşacaktır.

Bir ülkede, devrimci mücadelenin ilk örneklerinde ve ilk kuşağında mazur görülebilecek birtakım hususlar, sonraki kuşaklarda artık tahammül edilmesi hiçbir şekilde gerekmeyen sakatlanma belirtileri haline gelir. İsteği gerçeğin yerine geçirmek, ezilenlerin yenilgiler tarihine katlanmasının bir yoludur ve “devrimin bilinçli öncüleri”ne ezilen yığınlarla ortak bir duyuya sahip oldukları için övünmek düşecektir!

Marksizmin ezilenlerin tarihine kattığı ve artık geri dönüşsüz olmasını öngördüğümüz kudret, gerçeğin ancak hülyalara kapılmadan yönetilebileceğidir. Gerçeğin devrimci öğelerinin açığa çıkma ihtimali varsa bunun için uğraşmamak tarihsel ve politik suçtur, bu suçtan kaçınmak için gerçeğe devrimci öğeler yüklemek ise tarihsel ve politik gaflettir.

Okunma 421 kez