Pazartesi, 16 Ocak 2023 13:43

Yanlış Anlaşılmış Bir Savaş: Evrim Teorisi ve İdeolojik İzdüşümü

Yazan

Evrim Teorisi ile İslam arasındaki “savaş” yakın geçmişten beri süre gelmekte. Bu yazının etrafında şekilleneceği argüman bu “savaş”ın daha en baştan yanlış anlaşıldığıdır. Aslında çarpışan taraflar İslam’ın tarihsel varlığı ile Evrim Teorisi’nin ideolojik izdüşümüdür. Yazının devamında açıklanacak olan bu argümanı şimdilik kenara bırakıyoruz ve İslam ile Evrim Teorisi’nin bu argümanı desteklemesi uğruna üretilmiş kısa bir teorik açıklamasına geçiyoruz.

Evrim Teorisi bir bilimsel teori olarak ortaya çıkmıştır ve bilimsel teorilerin, dolayısıyla bilimin özgüllüğünü taşır. Bu yüzden, özel olarak bu teoriyle ilgilenmek yerine bilimin kendisiyle ilgili genellemeler yapıp bunları kendime önkabul edineceğim. Bilim; felsefe ve politikaya indirgenemeyecek ayrı bir düzlemdir. Bu kategorik farklılık bilimin özgül yapısından kaynaklanır. Bu özgüllük Althusseryan bir tabirle bilimin bilgi nesnesini inşa ediş biçimi dolayısıyla ortaya çıkar.

“Çocuk, Platoncu bir şekilde zaten doğal sayıların ne demek olduğunu ‘bilmektedir’.”[1] Roger Penrose’un Zihnin Gölgeleri kitabında açıkladığı “çocuğun bilgisiyle” bilime bakıldığında, felsefi denizin içinde kaybolmadan da, Platoncu bir sezgiyle bilimin felsefe ve politikadan kategorik olarak farklı olduğu görülecektir.[2] Zira bu yazının da bir bilim tanımı geliştirmek gibi bir iddiası yoktur, bundan dolayı bu sezgi önkabul olarak alınacak ve ilerleyen kısımlar bunun üzerine kurulacaktır. Böylelikle, TvP’nin bilim tanımıyla da uyum gözetilmesi umulmaktadır.

Bilimsel düzlemde olmak bilimsel bilgi üretim sürecinin bir parçası olmak demektir. Bundan farklı olarak, bilim üzerine bir teori üretmek ise, bilime dışsal bir konum almayı gerektirir. Pratik deney, teorik deney ya da bilimsel argümanları birbiriyle çarpıştırma da olsa, bilim; belirli bir faaliyet ya da pratik biçimidir. Örneğin, şimdiki bilgi düzeyinde, kuantum seviyesinde bilim yapmak için verili bir gerçekliğin olmadığı varsayılmak zorundadır. Gözlemci gerçekliği belirler, gerçeklik gözlemci harici yoktur. Schrödinger’in kedisi ölü de değildir, diri de... Bundan dolayı kuantum fiziği, felsefedeki savaşta idealizmin saflarında büyük bir silah olmuştur. Fakat bu silahı yaratanlar bilim insanları değil filozoflardır. Bilimsel üretim sürecinin bir basamağı olan ve Roger Penrose’un da belirttiği gibi büyük açıklıkları olan bir alandır kuantum fiziği. Filozoflar bu alanı felsefi düzleme çekip bilimsel statüsünden ayırarak felsefi bir argümana dönüştürürler. Burada dikkat çekmek gereken şey artık bu argümanın bilimsel bilgi üretim sürecinin bir parçası olmadığıdır. Ayrıca bilim insanları da aslında bunun idealizmi yansıtmasıyla ilgilenmez, ilgilenenler filozoflardır. Şunu da eklemek gerekir ki, bazı örneklerde bilim insanlarının aynı zamanda felsefe yaptığını görüyoruz. Bilimsel bir argümanı felsefi bir argümana dönüştüren bilim insanı tam bu anda laboratuvar önlüğünü çıkarmış ve elinde piposuyla bir filozof kılığına girmiştir. Laboratuvar önlüğünü giydikleri zamanlarda bilim insanları ellerindeki verilerin gerçeği yansıttığına dönük kuvvetli inançlarını bir basamak edinip üretimlerini sonsuz bir veri işleme makinesinin çalışan ve asla durmayan sirkülasyonuna katarlar. Başka verilerle karşılaştırıp yeni argümanlar oluşturmaya veya varolan argümanları değiştirmeye çalışırlar. Dışarıdan bakarak felsefi bir kategorinin parçası yapmazlar.

*

Felsefeyi ve bilimi belli bir noktada konumlandırdık; konumlandırma işlemini din için yapmak daha zor. Din; ideoloji, politika ve felsefeye yayılmış bir üst yapı mıdır? Böyle bir yapıysa, Althusser’in dediği gibi Marksizm ile benzerlikleri vardır. Fakat bu durumda, dinin de Marksizm gibi bilimi içerdiğini mi söyleyeceğiz? Dinin tanımını yapmak için ciddi bir teorik mesai harcanması gerektiği ortada, fakat bu yazının bunu yapması gerekmiyor. Zira bu yazı din tanımı yapmak gibi bir misyon edinmiyor. Yazının amacı gereği dinin bilimsel düzlemde yer alamayacağını dogmatik bir şekilde belirtmek gerekiyor sadece. Dolayısıyla Marksizm ile ayrıştıkları noktayı; bilim noktasını işaret etmek gerekiyor. Dinin ne olduğunu değil ne olmadığını söylemek gerekiyor. Din, bir bilgi nesnesi üretmediği, dolayısıyla bilimin özgüllüğünden yoksun olduğu için şunu demek yerinde olacaktır: Din bilimsel üretim sürecinin organik bir parçası olamaz, dolayısıyla bilimsel düzlemde de yer alamaz. Böyle olunca, din bilimsel argümanların kendileriyle doğrudan çarpışamaz, aynı şekilde bilim de dinle doğrudan çarpışamaz. Dini hükümler, bilimsel argümanları; bilimsel argümanlar da dini hükümleri yanlışlayamaz. Karşılaşabilecekleri bir düzlem yoktur çünkü. Karşılaştıkları varsayılanlar bu yazının izlemeye çalıştığı argümana göre, onların kendisi değildir. Bu yüzden iki taraf çarpışmak için kendilerine ortak bir düzlem bulmadır.

“Bilim, harici bir düşmanla, yani Kilise’yle savaşmak zorunda kalmış değildi; Kilise bilim insanlarının kendi içlerindeydi.”[3] Profesör Bernall’ın bu sözündeki temel nokta, bilimin, bilim adamlarının kendi dini görüşleriyle savaştığıdır. O halde burada din ile bilimin seçtiği ortak savaş meydanı neresidir?

Olası üç farklı cevap vardır: Felsefi düzlem, politik düzlem ve ideolojik düzlem. Bilimsel argümanların nasıl felsefi bir boyut kazandığını konuştuk. Detayda özgülleşebilirler fakat genelleme yaparsak aynı şekilde ideolojik bir boyut kazandıklarını da söyleyebiliriz. Burada genellemeye bir isim koyma cesaretini kendimde buluyorum ve “izdüşüm” kavramını kullanmayı öneriyorum. İzdüşüm kavramını önermek aslında bilimsel bir olguyu söz ettiğimiz gibi felsefileştirmek oluyor.

Çembersel yörüngede hareket eden bir cisme yukarıdan ışık tuttuğumuzu farz edelim. Gölgesi yatay doğrultuda ileri-geri hareket eder. İşte bu, çembersel hareketin yatay doğrultudaki izdüşümüdür ve harmonik hareketin ta kendisidir. Cismin gölgesi cismin kendisine tabidir, fakat ışık kaynağının cisme uzaklığı ve cismin gölgesinin düştüğü zemine uzaklığı gölgenin başkalaşım geçirmesine sebep olur. Benzer şekilde, bir bilimsel argümanın felsefi veya ideolojik gölgesi bilimsel argümanın ‒bilimsel düzeydeki‒ varoluşuna tabidir. Fakat daha karmaşık bir tabloyla karşılaşabiliriz. Bu kez başka felsefi argümanlar veya ideolojiler söz konusu felsefi ya da ideolojik argümanın ışık kaynağı görevini üstlenip bilimsel argümanın gölgesine müdahil oldukları bir tabloda bilimsel argümanın izdüşümü başkalaşım geçirebilir. Harmonik hareketin oluşum sürecini felsefileştirdiğimiz bu örnekte, olayı matematiksel ve fiziksel özelliklerinden arındırıyor ve olayın gölgesini bağlamına göre felsefenin ya da ideolojinin içinden ışık tutarak ideolojik ya da felsefi düzleme düşürüyoruz. Gölge cisimden bağımsız olamaz, fakat ışık kaynağının bağımsız bir varlığı vardır ve çeşitli düzlemlerdeki olguların ışık kaynağı görevi üstlenmesi var oldukları düzlemin dinamiğine bağlıdır. Burada temelde yapmak istediğim şey bir belirlenim ilişkisi kurmaktır. Bilimsel argümanların felsefi veya ideolojik izdüşümleri bilimsel argümanların kendisine tabi olsa da bu izdüşümler farklı felsefi argümanların ve ideolojilerin etkisiyle başkalaşım geçirebilir. O halde, bilimin; felsefi, ideolojik ve politik izdüşümleri vardır.

Bilimin felsefi izdüşümünü açıkladık ve kimi farklılıklar olmasına rağmen yazının konusunu saptıracağından bu farklılıkları es geçip ideolojik izdüşümünün oluşum süreciyle aynı kabul ettik.

*

Gelelim politik izdüşümüne… Politik izdüşüm felsefi ve ideolojik izdüşümlerden farklıdır. Bilimsel argümanın felsefi ve politik izdüşümleri arasında ilişki olmadığını kabul ediyorum. Bunun nedeni ideolojiyle politikanın özgül ilişkisidir. İdeoloji politik öznelerin hareketlerini anlık belirlemez (bunu somut koşullar belirler), ancak onlara bir hareket alanı belirler. Politik özne, politikanın varsayılan sınırsız rastlantısal ortamında serbestçe hareket etmektense ideolojinin çizdiği çerçevenin içindeki rastlantısal ortamda hareket eder ve koşulların durumuna göre yön değiştirme kararı verir. Bu anlamda, ideolojinin politikayla ilişkisi bilimle felsefenin ilişkisi gibi değildir. Bundan dolayı felsefileştirdiğimiz bilimsel anolojiyi bir miktar değiştirip yeniden sunmalıyız.

Cismimiz bilimdi, zeminimiz ideoloji olsun. Renkli cam benzeri yarı geçirgen bu zemin üzerinde belli büyüklükte ve belli aralıkta delikler oluşturalım. Gölgenin düştüğü zeminin altına başka bir zemin daha yerleştirelim ve bu zemine politika diyelim. Gölge ideolojik düzlemdeki deliklerin izin verdiği ölçüde politik düzleme düşer. Burada aralıkların izin verdiği ölçüde düşen gölgenin yapısını belirleyen etmenler şunlardır: İdeolojik zemindeki deliklerin boyu ve sıklığı, ideolojik zeminin politik zemine uzaklığı, politik zeminin cisme yani bilime uzaklığı. Bilimin ideolojik izdüşümünün politik izdüşümüne aracı olduğu görülür. Yani bilimin politik izdüşümü ideoloji dolayımıyla olur. Renkli cam zemin yarı geçirgen bir yapıda olduğu için, deliklerden düşen gölge, alttaki politik zemin üzerinde net bir şekilde belli olur.

*

İzdüşüm kavramını tanımladık ve bilimin çeşitli düzlemlerdeki izdüşümlerini açıklamaya çalıştık. Bunu yaptığımıza göre Profesör Bernall’ın “Bilim, harici bir düşmanla, yani Kilise’yle savaşmak zorunda kalmış değildi; Kilise bilim insanlarının kendi içlerindeydi” argümanındaki bilim kelimesi yerine bilimin ideolojik, felsefi ya da politik izdüşümü kullanımlarından birini getirmek yazının mantığı gereği daha uygun olur. Üçünden hangisini kullanmamız gerektiğiyse bu argüman özelinde değil yazının konusu özelinde tartışılacaktır.

Evrim Teorisi bilim düzleminde olduğundan, onun İslam ile ancak farklı bir düzlemde izdüşümleri vasıtasıyla savaşabileceğini söyleyebiliriz. Felsefi düzlemde bu savaş ancak ve ancak Althusser’in dediği gibi sözcüklerle yapılabilir. Bilimsel bir argüman olan Evrim Teorisi’nin felsefi düzlemde izdüşümü oluştuğunda bu bilimsel argüman felsefenin sözcükleri haline gelir. Felsefi sözcükler haline bürünme din için de geçerli olduğundan bu savaş fiili değil retorik olur. Felsefi bir savaş fiili olabilseydi eğer, doğrudan maddi bir etkisi olurdu. Ayrıca maddi gerekçelerle çürütülebilirdi.

Örneğin: Yoksul bir filozof, A argümanını ortaya atıyor. Bu A argümanını çürütmek için biz de yoksul filozofla ilgili elimizdeki ampirik bilgileri kullanarak ve düşüncesinin oluşumunu dolayısıyla varoluşunu yoksul filozofun maddi varoluşuna indirgeyerek argümanın meşruiyetini azaltmaya çalışıyoruz. A argümanını sadece “yoksul” olduğu için savunduğunu söyleyerek B argümanını ortaya atıyoruz. Başka bir filozof da bizim B argümanını atmamızdaki nedenleri sıralayarak ve sadece falanca falanca olduğu için B argümanını savunduğumuzu söyleyerek C argümanını ortaya atıyor. Aynı şekilde bir başkası da D’yi, sonraki de E’yi ortaya atıyor… Dolayısıyla sonsuz bir akıntı başlıyor ve tartışmanın yürüyebileceği sağlam bir zemin kalmıyor, paradoks oluşuyor. Felsefi argüman felsefe dışından tanımlandığı, felsefe dışından varlık bulduğu için felsefenin varlığına gerek kalmıyor. Paradoks, her düşüncenin maddi nedenlere indirgenebileceğini ifade ederken bu ifadenin de kendi kazdığı kuyuya düşmesinden doğuyor. Bu paradokstan kaçınmanın yolu A argümanının artık yoksul filozofla ya da filozofun yoksulluğuyla bir ilişkisinin kalmadığını, felsefi düzlemde var olduğunu kabul etmekten geçiyor. Artık yoksul filozoftan bağımsız olan A argümanının da ona maddi bir etkisi olmuyor. Felsefenin retorik bir egemenlik mücadelesi olduğu kabulüyle yola devam ediyoruz.

Yaşanmakta olan savaşın retorik değil fiili olduğu, ancak bu savaşın maddi tarihine dalmak koşuluyla belirlenebilir. Evrim Teorisi’nin kurucu metni Charles Darwin’in Türlerin Kökeni’dir. Bu metin daha yayınlanmadan ideolojik bir boyut kazanmıştır, yazarı da bunu farketmiştir. Farketmiştir ki yayınlanmasına giden süreci bilinçli olarak uzatmıştır. Burada yazarın kaçınma refleksi felsefi bir savaştan dolayı değildir. İçinde bulunduğu maddi gerçekliğe dolaysız yoldan etki edebilecek bir politik öznenin çıkaracağı savaştan kaçınmaktadır: Kilise’nin savaşından.

Bu savaş, felsefi bir savaşın aksine metnin yazarına olumsuz maddi sonuçlar olarak yansıyabilir. İşte tam da bu yüzden metin ideolojik bir boyut kazanmıştır. Yayınlanması ile de bu ideolojik boyutu kendisine hem bir sahne hem de bir savaş meydanı bulmuştur. Kilise ile doğumundan itibaren tutuştuğu bu savaş Evrim Teorisi’ni yıpratmamış, ideolojik boyutunun daha da göz önüne çıkmasına yol açmıştır. Şunu da eklemek gerekir ki Evrim Teorisi’nin bu ideolojik boyutu da bilim insanlarının kendi kiliselerinin ideolojisiyle “savaş”a tutuşmuştur. İslam ile Evrim Teorisi’nin ideolojik savaşı Kilise ile Evrim Teorisi’nin ideolojik savaşına dayanmaktadır. İlber Ortaylı gibi bu savaşın misyonerler tarafından İslam’a empoze edildiğini söylemektense, öznesiz bir geçişi ima etmek için, bu savaş İslam tarafından benimsenmiştir demek daha doğru olur. Çünkü dinler arası gelenek ve görenek alışverişi tarih boyunca görülebilecek bir olaydır. Birbirlerine bir şeyler empoze ettiğini savunmaktansa birbirlerindeki yeni unsurları benimsediklerini (bu savaşı da benimsediklerini) savunmak daha doğrudur.

*

Yazının temel argümanını açıklayıp noktayı koyma yolunda son sapağa girebiliriz. Evrim Teorisi’nin ideolojisi ile Kilise arasındaki bu ideolojik meydan muharebesi İslam tarafından sonradan benimsenmiş ve gayet ideo-politik bir hamleyle de Türkiye’de devlet tarafından devşirilmiştir. Türkiye devleti tarafından yapılan bu hamle Evrim Teorisi’nin eğitim kurumları müfredatından çıkarılmasında görülebilir. Evrim Teorisi lise müfredatından çıkarıldı. Bugün Evrim Teorisi sadece Avrupa Birliği nezdinde geçerli “mavi diploma” veren üniversitelerde okutuluyor. Ve bu, savaşın ideo-politik bir savaş olduğuna da başka bir kanıt olur.

İşte bizim felsefesiz bilim insanlarımız ile her türden bilgisiz ve felsefesiz Müslüman öznemsilerimizin piyonu oldukları bu “savaş” yanlış bir düzleme indirgenmiştir. Savaş iki farklı alan birbirine karıştırılarak ilerlemekte ve bağlantı kopmasına uğramaktadır. Savaş ideolojik alanda olmaktadır. Bilimsel argümanların nafile olduğu bu savaş iki farklı kesimde hâkim ideolojilerin savaşıdır. Kuran’dan ayetler okuyan ya da bunlarla çarpıştırmak için bilimsel argümanları sahaya süren öznemsilerimiz karşı tarafa zarar veremeyecek kılıçlar kuşanmıştır. Bu savaş yanlış anlaşılmıştır ve yanlış argümanlarla devam etmektedir.

[1] Roger Penrose, Zihnin Gölgeleri, çev. Barış Gönülşen, Alfa Basım Yay., İstanbul 2016, 1. Basım, s. 87.

[2] Penrose, bu konuyu adı geçen kitabı boyunca çeşitli şekillerde işlemektedir. Bakınız: s. 82-3, 99, 148, 205, 207-10 ve 295.

[3] Aktaran Karl Popper, Tarihselciliğin Sefaleti, çev. Sabri Orman, Eksi Kitaplar Yay., Ankara 2017, 6. Baskı, s. 131.

Okunma 305 kez Son değişiklik Pazartesi, 16 Ocak 2023 13:45